14 Aralık 2013 Cumartesi

Bir işkence yöntemi olarak sigara


Sigara ile ilgili daha önce de bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. Ama elimde değil, sigara içenlere olan öfkem bitmek dinmek bilmiyor.

Genelleme yapmak istemiyorum aslında ama kendimi tutamıyorum. Karar verdim, sigara içen insanların hepsi ileri derecede saygısız. Evet ne dediğimin farkındayım. İster alınganlık yapın, ister kızın, ister küsün ama bu fikre boşuna kapılmadım.

Eskiden kapalı alanlarda tıkışıp kalırdık hep birlikte, onlar yanı başımızdaki masada dumanlarını tüttürürken biz bir yandan zehirlenirdik, bir yandan öksürüklere boğulurduk, bir yandan elimiz yüzümüz saçımız kılığımız kıyafetimiz is kokusu içinde kalırdı. Eve gittiğinde arın arınabilirsen o kokudan.

İyi güzel şimdi kapalı yerlerde sigara içilmesi yasaklandı. Ama malum evinde yasaklayamıyorsun. Hadi bir odasında yasakladın, illa evin bir tarafında sigara içireceksin. E onlar sigara içerken de yanlarında oturacaksın. Yani öyle ben gideyim de nikotinimi alayım geleyim yok. Kahve içilecekse mutfakta içilecek örneğin ve mutlaka sigara eşliğinde içilecek. Aksi mümkün değil. Mazallah desen ki, ya ben fena oluyorum içeri gidiyorum siz sigaranızı için içeri gelin, e tamam o zaman bir daha gelmeyelim biz sana diye tafrayı koyarlar hemen.

Dışarıdaki mekanlarda da ayrı bir mevzu. Toplulukla bir yere gitmek ölüm adeta. Zira o toplulukta iki üç tane sigara içen varsa, herkesi kendilerine uydurmaya çalışırlar. İlla sigara içilen yerde oturulacak efendim. Kış günü buz gibi yerlerde oturduğumu, bir de üstüne o pis duman kokusuna maruz kaldığımı iyi bilirim.

O yüzden tek başıma bir yere gitmeye bayılıyorum. Oh ne güzel, kafama göre istediğim yerde oturuyorum. Dün yine o günlerden biriydi. Bilgisayarda çalışabileceğim bir kafeye gittim ve güzel bir yere oturdum. Fakat oturduğum masanın tam yanında dışarı açılan kapı var ve malum sigara içen arkadaşlar bir içeri bir dışarı girip çıkıyorlar. Bazıları ise saatlerce dışarıda oturuyor buz gibi soğuk, daha bir gün öncesinde kar yağmış İstanbul havasında. Nerede kaç derece sıcaklıkta otururlarsa otursunlar umrumda değil de, kardeşim insan açtığı kapıyı da mı kapatmaz? İzledim, izlemekle kalmadı analiz ettim, dışarı çıkan her on kişiden yedi tanesi kapıyı açtı fakat kapatmadı. Sonuna kadar o kapı öyle açık kaldı. Her seferinde kalktım kapattım kapıyı. Olmadı bir sonraki seferde söylendim bir tanesine. Ama nafile, her dakika yeni biri geliyor hangi birine söyleyip uyarıcaksın. Koca koca insanlar, açtığı kapıyı kapatmasını ben mi öğreteceğim ayrıca. Kalktım yerimi değiştirdim ama pek farketmedi. İçerisi buz gibi oldu. Ayaklarım buz kesti. Şimdi soğuk algınlığından mayhoş mayhoş geziniyorum.

Şunu anladım ki, ben sadece sigaradan değil, sigara içenlerden de rahatsız oluyorum. Onların bu bencil, kimseyi umursamaz, anlayışsız, düşüncesiz  ve saygısız tavırlarından rahatsız oluyorum. Çok yakınımdaki insanlar da bu genellemeye dahil. Zira içlerinden hiçbiri çıkıp da, "canım ben bi sigara içip geleyim sen rahatsız olma" deme nezaketini göstermedi bugüne kadar. Bu bencilliğe artık bir son diyorum!

11 Aralık 2013 Çarşamba

Bir İş Kadınının Güncesi

Zaman zaman bahsediyorum, ay şöyle yoğunum böyle yoğunum bi taraflarımı kaşıcak vaktim yok diye ama ne iş yaptığımı kimse bilmiyordur muhtemelen. Hoş bilenler de pek anlamıyor ya neyse.

İçindeki müzik aşkına rağmen aman düzenli bir hayatım olsun diye kimya mühendisliği eğitimi almış bir insancağızım ben aslında. Ha bundan pişman mıyım bilmiyorum. Yaptığım hiçbir şeyden pisman değilim aslında ama sadece sorguluyorum arada yaptıklarımı. Onu seçmeseydim yolum nasıl olurdu, nasıl ilerlerdi diye. Belki de kader denen şey budur, seçeceğimiz belli başlı şeyler bellidir belki de gerçekten. Öyle ki o seçilen yollarda ilerleyip şaşırtıcı noktalara varıp şaşırtıcı insanlarla karşılaşabiliyoruz bazen.

Doğru yol mudur yanlış mıdır kader midir değil midir bilmiyorum ama nihayetinde on yıldır iş hayatındayım şaka maka. Aldığım kimya mühendisliği eğitimi ve yabancı dil bilgimin yardımıyla çoğu zaman hep uluslararası firmalarla, farklı kültürden yüzlerce insanla haşır neşir oldum.

Şimdilerde de yine uluslararası bir firmadayım. Plastik sektörüne bazı hammaddeler üreten firmanın Türkiye'deki birtakım işlerini yürütüyorum. Bu yürütme işlerini yurtdışı merkezli yapmak gerektiğinden bir koordinasyon sağlama, sürekli yurtdışı ile iletişim halinde olma, sürekli gidip gelme halinde olmak gerekiyor. İş de dinamik olduğundan günün sonunda yapılacak işler listesi hep çoğalıyor. 

Geçtiğimiz hafta İstanbul'da fuarımız vardı. Haftasonu, gece, gündüz demeden çalıştım. Benim iyi mi kötü mü olduğunu bilemediğim bir huyum da bir şeyi sahiplendim mi varımla yoğumla bütün enerjimle çalışıp didiniyorum sahiplendiğim şey için. Şu anki işimde de durum böyle. O yüzden pek kafamı kaşıcak vaktim olmuyor. Gerçi ben sahiplenmesem de bir şey değişmeyecek. Fuar zamanı gündüz fuarda bütün gün gelen ziyaretçilerle ilgilenip, akşamları da yurtdışından gelen arkadaşlar ve yöneticilerle birlikte yemekler organize etmek gerekiyor mecburen. Hal böyle olunca günlük birkaç saatlik uyku ile idare etmeye çalışıyorum.

Önümüzdeki hafta başka bir maraton bekliyor. Yıl sonu toplantısı için şirket merkezine gideceğim ve bütün bir hafta orada olmam gerekiyor. Yine aynı tempo, gündüz toplantılar, eğitimler, akşam yemekler. Gitmeden önce hazırlık yapmak gerekiyor tabi bir de, sunumlar, rakamlar, raporlar vs.. Bol bol enerji lazım bana o yüzden. Daha çok enerji lazım...

24 Kasım 2013 Pazar

Evren ve Biz

Enerji çalışmalarıyla her geçen gün daha çok ilgilendiğim şu son 4-5 yıl içerisinde diğer gezegenlerin, güneşin, ayın ve dolayısı ile etrafımızdaki enerji değişimlerinin üzerimizde meğer ne kadar etkisi olduğunu hayretle izler ve bu etkileri bizzat deneyimler oldum.

Bir yandan kaderimizin bizim elimizde olduğunu düşünüp, bir yandan da çizdiğimiz bu kader yolunda önümüzde bizim gücümüzü, yolumuzu etkileyen yüzlerce etkenin olduğunu görmek aslında bir çelişki. Kaderimiz gerçekten bizim elimizde mi yoksa önümüze çıkan engeller karşısında ne yaptığımız mı kaderimizi ortaya çıkarıyor? Gerçi yine her halükarda kaderimiz dönüp dolaşıp bizim elimizde oluyor öyleyse değil mi? İşte sürekli böyle sorularla meşgul kafam şu günlerde. 

Ekim ayında gerçekleşen ay tutulması, sonra Merkür retrosu, sonra güneş tutulması ve ardından güneşte meydana gelen patlamalar derken, birkaç hafta içerisinde peş peşe çok önemli olaylar meydana geldi gökyüzünde. Bu olayların dünya üzerinde yarattığı etkinin özeti ise, “değişim”. Hem bireysel, hem toplumsal anlamda bir değişim. 21 Aralık 2012 döngüsüyle başlayan ve üzerimizdeki etkisi giderek artan ve daha da artacak olan değişim…

Evrenin içinde adeta okyanusun içindeki bir su damlası kadar yer kaplayan bizler nasıl etkileniyoruz evrendeki ani değişimlerden? Bir gezegen normal yönünün aksinde hareket etmeye başlıyor ve hepimizin dengesi şaşıyor. Okyanus kabardığı vakit, nasıl ki her su damlası dalgaların içinde gel-git hareketiyle sarsılıyorsa, bizler de aynı şekilde sarsılıyoruz. Karakterimize ve bu hayat yolunda gelişimimiz için gerekli olan deneyimlere göre sarsılma şeklimiz değişiyor sadece.
Evrenin yarattığı enerjiler “değişim” diye bağırırken biz insanlar üzerindeki en kaçınılmaz belirtiler hastalıklar, aşırı yorgunluk, gerginlik, baş ve eklem ağrıları, mide bulantısı, baş dönmesi, tansiyon yükselmeleri olur genellikle. Sanırım ben biraz fazla haşır neşir olup yakından takip ettiğim için adeta iki kat yaşıyorum bu belirtileri.
Kafam yataktan kalkmıyor resmen. Biraz güç bulup kalkacak olsam ya başım dönüyor ya da midem bulanıyor.  Bedenim sürekli uyarı halinde. Gece ateşler içinde uyanıyorum birdenbire. Başka bir günse ter içinde uyanıveriyorum. İşin en kötü yanı, hali hazırdaki iş ve yaşam koşullarımın aşırı yoğun olması ve benim yeterince dinlenemiyor olmam. Çünkü biliyorum ki şu süreçte yapılacak en güzel şey bol bol dinlenmek aslında. Fakat dinlenmeme izin vermiyor koşullar. Dinlenemedikçe deliriyorum ve daha çok geriliyorum. Belki de artık bu koşulları değiştirmem gerektiğinin sinyalleri bütün bunlar. Zihnim ben farkında olmadan bu değişime direnç gösterdikçe de bedenim acısını çekiyor. 
Şahsen ben ruhen beni bir adım daha ileriye taşıyacak, ruhsal özgürlüğümü daha iyi bir şekilde deneyimlememi sağlayacak bir sonraki adıma, yani değişime hazırım. Yılların kalıplarını bilinçaltında taşıyan zihnimin de bu değişime hazır olmasını diliyorum bir an evvel. Hazır olsun ki, dönüşüm gerçekleşsin, bedenim de ruhumla birlikte dengeye gelsin.




3 Eylül 2013 Salı

Uçtu Uçtu Kuş Uçtu

Bunca zamandır sürekli o şehir senin bu şehir benim seyahat ediyorum ama şimdiye kadar hiç bir uçuşu kaçırdığım olmamıştı. Son dakikada yakaladığım zamanlar olmuştu ama ilk defa bugün saçmasapan bir trafik yüzünden kaçırdım sonunda. En sinir bozucu tarafı da, gideceğim mesafenin altı üstü Maltepe'den Sabiha Gökçen Havalimanı oluşu. Bu mesafe normalde 15 dakikadır. Malum Anadolu yakasında trafik bile olsa taş çatlasın yarım saatte ya da 40 dakikada giderim diye düşünürsün Maltepe'den Sabiha'ya. Fakat 1.5 saatte gitmek nedir, nasıl bir olağanüstü durumdur anlamış değilim!!!
Sabah 9.20 uçağı için uçuş kartıma varana kadar internetten almışım bir güzel, o yüzden evden rahat rahat çıktım 8'de. Normal şartlarda erken bir saat. Ama o da ne E-5 kilit. Varabildiğim ilk sapak noktası Kartal kavşağı idi, sapayım da otobana gideyim bari dedim. Sapmaz olaydım. Otoban kilit. Saat zaten 9 olmuştu ben otobandayken. Ama bir ümit belki uçak rötar yapar filan diyerek gittim havalimanına. Arabayı verdim valeye bir hışımla. Sonra koştur allah koştur. Kapıyı da mübarek terminalin en ücra köşesine vermişler. Uzun zamandır böyle koşmamıştım. Nefesim kesildi koşmaktan. İki hafta önce ameliyat olduğum yumurtalığımın adeta yerinden oynamaya başladığını hissettim. Kapıya vardığımda zaten derin bir huzura erdim. Kapı kapanmış ve kapı görevlileri bile olay mahalini terketmiş. Tam o sırada diğer kapılardan birinde boardinge yeni başlayan başka bir izmir uçuşu gördüm. Sonra tekrar koşmaya başladım, Pegasus satış ofisi istikametine. Ama yok efendim bilet satışı kapandı artık dediler. Bir sonraki en erken uçuş da öğlen 1.30'ta. Ben yapmışım zaten günübirlik program, neye yarar o saatten sonra gitsem izmir'e. Lanet olsun dedim tıpış tıpış döndüm eve. Bu saat oldu hala sancım var, karnım bir yandan bacaklarım bir yandan ağrıyor. Her şerde bir hayır vardır illaki ama bu İstanbul tarfiğinin hayırlı bir tarafını görmüyorum ben. Sabır törpüsü mü desem ömür törpüsü mü desem ne desem bilemiyorum. Ya sabır diyerek geçiştiriyoruz her günü...

2 Eylül 2013 Pazartesi

Gökçeada'da İki Ayrı Dünya


30 Ağustos'un Cuma gününe denk gelmesini fırsat bilenlerdendik biz de bu yıl. Uzun zamandır memleket ziyaretleri haricinde aile ile bir arada tatil geçirmemiştim, o yüzden hastalıkla uğraşarak geçen bir yaz mevsiminin sonrasında iyileşmeye başlamış olmamı da kutlama bahanesiyle ailecek birkaç günlük bir kaçamak yapalım dedik. Rotamızı da Gökçeada'ya çevirdik.

11 yıl önce yine ailecek gitmiştik Gökçeada'ya. Tabi o zamanlar gittiğimizde şimdikine göre bomboştu ada. Biz ilk gittiğimizde adanın her yerini iyice gezdiğimiz için, bu sefer kısıtlı zamanımızı belli başlı yerlerde geçirme kararı aldık.

Tabiki adaya gitmekteki öncelikli amacımız denize girmekti. O yüzdenin adanın en güzel yerinden denize girmek lazımdı. Daha önceki deneyimimize de dayanarak adanın "Gizliliman" denilen güneyinde ve en batısındaki yerine gittik o yüzden. Burası Türkiye'nin de en batı noktasıymış aynı zamanda.

Gizliliman'a Uğurlu köyü işaretlerini takip ederek ulaşılıyor. Önce Uğurlu'ya gidiyoruz oradan sonra limanı solumuza alarak önümüzdeki tepeyi dar ve virajlı yolundan tırmanıyoruz. Tepeyi tırmanıp aşağıya inmeye başlayınca pırıl pırıl ve çarşaf gibi denizi ile upuzun bir sahil bizi karşılıyor. İşte bu sahilde denizin keyfini çıkarmak için onca yol gidiliyor. Ama denize ayağınızı değdirdiğiniz anda anlıyorsunuz ki o yolculuğa değiyor.

Önceki gidişimizde de yine burada girmiştik denize. Bakir bir koy olduğu için hiçbir tesis yoktu, o yüzden kendi şemsiyemizi götürmüştük. Şimdi ufak bir tesis gibi bir şey var, fakat yine şemsiye-şezlong tarzı şeyler yok. Yine herkes kendi şemsiyesini kendisi götürüyor. Zemin ince bir kum olmadığı gibi büyük taşlar da yok. Minik minik yapışmayan taşlar var. O yüzden havlunuzu serip rahatça uzanabiliyorsunuz. Genelde rüzgar da olduğu için güneşin altında da rahatça durabiliyorsunuz. Kum olmaması o açıdan da iyi oluyor. Yoksa o rüzgarda uçuşan kumların içinde ne oturabilir ne de yatabilir insan.

Biraz sıcaklamaya başlayınca atıyorsunuz hemen kendinizi önünüzdeki denize. Ama ne deniz....Bozcaada'daki gibi girdiğinizde kafanızı donduran bir soğukluk yok buranın denizinde. Tam ideal sıcaklıkta. Zaten denize girdikten birkaç metre sonra derinleşiyor. Gözlüksüz girmemenizi tavsiye ederim. Zira sizinle birlikte yüzen balık kümelerini izlemek de ayrı bir keyif. Ameliyat nedeni ile ara verdiğim yüzme aktivitesinin acısını  iyice çıkardım ben bu deniz sayesinde. Biraz yoruldum haliyle. Ama değdi. Kendimi şimdi daha da bir yeniden doğmuş gibi hissediyorum. 

Deniz mükemmel, sıcaklık mükemmel, kum mükemmel, rüzgar mükemmel derken dikkatimi çeken bir ayrıntıyı paylaşmadan edemicem. Biz bu koyu yıllar önce keşfettiğimizde, bize en yakın oturan grup ile aramızdaki mesafe abartmıyorum en az 300 - 400 metre gibi birşeydi. Çok sakin olduğu için haliyle kapalı teyzeler filan rahatça denize girebilmek için buraya geliyordu. Hatta biz de annemi ilk defa burada denize girmesi için ikna edebilmiştik. Şimdilerde tabiki sahil daha kalabalık. Size en yakın oturan grup ile aranızda 5-10 metre vardır en fazla. Grupların çoğunluğunu şöyle bir izlediğimizde biz kendimizi farklı bir ülkede gibi hissettik doğrusunu söylemek gerekirse. Sanki Kuzey Afrika'da bir ülkeye tatile gitmiş bir turist gibi hissettik. Böyle hissetmemizin bir sebebi vardı tabiki. Denize giren kadınların neredeyse %70'inden fazlası haşema giyiyordu. Yıllar önce gittiğimizde haşema denen şey henüz çıkmamıştı sanırım. Bikini giymek istemeyen ablalar, teyzeler, uygun bir kıyafetle giriyorlardı denize ve keyfini çıkarıyorlardı. Ama malum, tesettür akımı ile birlikte haşema akımı da beraberinde geldi ve geçen yıllar içerisinde bu sahil bu akımın öncülerinin buluşma noktası olmuş adeta. Tabi sadece haşema değil dikkat çeken. Grupların bütünü ve yaşayış tarzı dikkat çekiyor. Bizler güneşten korunmak için birer şemsiye ile idare ederken, bu gruplar, büyük çarşaflarla kendilerine çadır gibi saklanma alanları yapıyorlar ve ailecek bu çadırların içerisinde saklanıyorlar. Neyden, kimden, neden saklanıyorlar sorularının cevapları benim anlayabileceğim şeyler değil açıkçası. Hacı olan annem ve babam bile bu soruların cevaplarını anlayabilmiş değil ayrıca. Böyle mutlu ve rahat hissediyorlarsa böyle yaşasınlar, ben bundan hiç rahatsız olmam. Fakat arada şu düşünce aklıma geliyor. Demek ki bu grupların başındaki adamlar, bikinili kadın görünce  aklını yitiriyor ki hem kendileri hem kadınları köşe bucak saklanıyor. Madem öyle, neden bu adamlar gözlerini bağlamıyor? Böylesi daha kolay olurdu sanırım, onca kadını sarıp sarmalayıp saklamaktansa...

Benim hayatıma kimse müdahale etmediği sürece hiçkimsenin hayatından rahatsız olmadığım ve asla müdahale etme isteği bile duymadığım için ben burada da huzur içinde denizin keyfini çıkardım, şükürler olsun. İyileşiyor olmama şükrettim denizin sonsuzluğuna kucak açarak. Saatlerce yüzdüm, kulaç attım, yoruldum, arada denizin ortasında uzandım dinlendim, sonra yine yüzdüm, balıkların güzelliğini izledim ve defalarca şükrettim bunu yapabildiğim için. Hala da şükrediyorum...

Gelelim konaklama kısmına. 
Gökçeada malum çok büyük bir ada. Genel olarak da dağınık bir ada. Belli başlı köyler adanın farklı bölgelerine yerleşmiş. Genelde de köyler denizden uzak aslında. Denize yakın olan köylerden biri Uğurlu köyü. Hatta burada ucuz pansiyon ve apartlar mevcut. "Onlar" ve "Bizler" ayrımını deniz kenarında gördükten sonra bu köyde iyice hissedebiliyorsunuz. Ayrımcılık yapmak değil niyetim. Ama bu köy tanım yapmam gerekirse "İslami" bir köy. Şöyle bir beş dakika dolaşmanız yeterli bunu anlamak için. Eğer siz de bu tarz bir tatilden hoşlanıyorsanız burada kalmanızı öneririm. Fakat benim ve ailemin tatil anlayışı biraz daha farklı. Dedim ya, annem babam hacı olmalarına rağmen farklı bir dünya gibi orası bizim için. Biz bu yüzden adanın diğer ucunu tercih ettik. Kaleköy adındaki diğer sahil köyünde konakladık. Burası Uğurlu'nun aksine cıvıl cıvıl bir yer. Ufak bir sahil kasabası aslında ama İstanbul'lular epeyce bir doldurmuştu tatili fırsat bilip. Konaklayabileceğiniz butik otel, apart, pansiyon tarzı birçok yer mevcut Kaleköy'de. Biz bu yıl hizmete açılan Gökçeada Bağ Evleri nde bir ev kiraladık. Beş kişi çok rahat ettik evimizde. Evin sahibesi Şefika Hanım sağolsun misafirperverliğiyle çok memnun etti bizi. Bir daha gidersem yine gidip kalabileceğim bir yer, o yüzden gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. 

Evde kaldığımız için kahvaltımızı kendimiz hazırladık. Kaldığımız evin bahçesindeki domateslerden ve biberlerden toplayıp yedik kahvaltıda. Akşamları ise yemek yiyebileceğiniz birçok restoran var köyün sahilinde. Arada gitar çalıp şarkı söyleyen gençlerin sesini de duyunca kıpır kıpır oluyor insanın içi, işte o zaman farklı bir dünyada olduğunu anlıyor.

Bu arada Kaleköy'ün denizi içinde bulunan liman ve alanın kısıtlı oluşu yüzünden yüzmeye elverişli değil. Zaten denize girilecek yeri yok. Orduevinin önünde plaj varmış sanırım eskiden, ama o bölgeye akan pislik yüzünden plaj kapanmış. Fakat köye yakın Yıldız Koyu diye bir plaj var. Yürüyerek 15-20 dakikada gidilebiliyor. Yürümem derseniz araba ile de gidebilirsiniz. Burası oldukça ufak bir sahil. Oturup bir şeyler içebileceğiniz bir iki tesis var. Bir de kırık şezlongları kiralamaya çalışan bir çocuk var :) Buranın denizi de fena değil, ama yüzdükçe ve denizin dibine baktıkça daha bir marmara denizi'ndeymişsiniz gibi bir hissiyat veriyor. Zaten Gizli Liman'ın denizinin tadını aldıktan sonra adanın başka bir yerinde denize girmek istemiyorsunuz. Her ne kadar uzak ve farklı bir dünya olsa da...

27 Ağustos 2013 Salı

Kadın Olmak Ne Zormuş Arkadaş!

Oooof Offf!! 

Farkettim de hiç of çekmemişim şimdiye kadar, yazdığım hiçbir mecrada. Halbuki ne güzel bir rahatlama enerjisi vardır her of çekmede. Adeta içindeki sıkıntılar çıkar gider dışarı. Of sesi oh sesine dönüşür bir sonraki aşamada.

Başlıktan yola çıkıp da şikayetçi olduğum sanılmasın. Şikayetçi değilim, bilakis, kadın olmayı çook seviyorum. Hatta bu dünyadaki sınavlarımın başında kadınlık kavramının geldiğini düşünüyorum. Böyle düşünmemde babaannemin adının İsmet, anneannemin adının Zeynep olmasının da bir etkisi var mıdır acaba? Saçmalık değil bence, elbette ki vardır!

Bu dünyadaki hiçbir şey tesadüf değil. Hayatımıza girip çıkan insanlar, akrabalar, anne, baba, eş, dost, kardeş, anneanne, babaanne, teyze, hala, amca, dayı...hiçbiri tesadüf değil. Hayatımıza giren herkesin, bir süre de olsa belli bir iletişim içinde bulunduğumuz herkesin aslında bu dünyaya gelme sebebimiz olan bazı dersleri almamızda belirli görevleri ya da rolleri var. Birileri geliyor gidiyor sonra diğerleri geliyor. Örneğin bir konuda bir dersi almamız gerekiyor ve buna yönelik bir insan giriyorsa hayatımıza, dersimizi almadığımız takdirde bir sonraki sefere yine o insan benzeri başka bir insan çıkıyor karşımıza. İşte o yüzden bazen ağlanıyoruz ya "ya beni de hep böyle insanlar mı bulur kardeşiiimmm!"

Seni onlar bulmuyor halbuki, sen öğrenmen gereken dersi almayıp değişime karşı direniyorsun aslında. Dolayısıyla hayat da karşına benzer sınavları çıkarıyor. Zaten hayat kademe kademe soruları değişen bir sınav değil mi ki?

Babaannesi İsmet, anneannesi Zeynep bir kadın olarak sanki hep bir tarafım erkek, bir tarafım kadın oldum hayatım boyunca. Babaannem hem görünüş hem karakter olarak(zaten isimden de belli) tam bir erkekti(Nurlar içinde yatsın). Anneannem ise tam bir prenses (Allah'ım ona daha nice yıllar ömür versin). Zaten Zeynep ismindeki kadınlar genellikle kadınlık enerjisi yüksek kadınlar olurlar.Velhasıl bu kadınlar benim bu dünyadaki gelişimimin rol modelleri oldular. Benim görevimse, ikisi arasında kalmış olan enerjiyi dengelemek oldu. Tabi ben bunları onca yollardan geçtikten sonraki bakış açımla bu şekilde yorumlayabiliyorum. Yoksa gençlik yıllarında birçok şey zaten otomatik olarak siz farkında olmadan gelişiyor. 

Kadınlıkla ilgili sınavlarımı geçip dengeyi bulma yolunda ne çok yollardan geçtim bakıyorum da. Sosyal baskıların bilinçaltında yarattığı kalıplar, hayatıma girip çıkan insanlar ve en önemlisi hastalıklar. Tevekkeli değil daha 14 yaşındayken araştırma hastanesinin "kadın hastalıkları" servisinde tutuldum, hem de bir hafta! Daha küçücükken, kadın hastalıkları da ne ola ki!!! Henüz vajinamı bile tanımıyordum! 

Dedim ya, hiçbir şey tesadüf değil. Puzzle'ın parçaları bir araya gelmeye başladıkça canlandırıyor insan büyük resmi kafasında. Şimdi ben de o yüzden birçok şeyin farkına varabiliyorum, daha açık bir gözle.

Son yıllarda içinde bulunduğum ruhsal çalışmalarla birlikte adım adım daha da aydınlatmaya çalışıyorum kendimi. Adım adım arınıyorum, bana hizmet etmeyen duygulardan, enerjilerden. Böylece dengemi buluyorum. Eminim ki daha çok yolum var, ömrüm ne kadarsa o yol da o kadar elbet. Ama bir yandan  katettiğim de bir yol var çok şükür.

Arınıyorum dedim. Hem de çok. Her arınma birtakım sınavlarla birlikte geliyor. Ya da beraberinde geliyor. Özellikle son bir yıldır etrafımızdaki enerjiler inanılmaz hızlı bir arınma içerisine soktu, aslında hepimizi. Ben de bu enerjiden nasibimi aldım haliyle.

Taksim'de ayaklanan gezi hareketi ile birlikte ben de ayaklandım yazın başında. Duygularım da ayaklandı. öyle bir ışık vardı ki etrafta, o ışıkta olmayı istememek ne mümkün! Attım kendimi o ışığın içine. Nasıl bir duygu yoğunluğu vardı o ışığın içinde! Tatmayan, yaşamayan bilmez! Ben o süreçte kişisel anlamda da birçok deneyim yaşadım. Derin bir arınma yaşadığımı hissettim ruhsal anlamda. Bir yerlerde saklanıp kalmış olan nefret, kin, intikam benzeri duygular birdenbire yüzeye çıktı ve hepsini el sallayarak gönderdim. Kendimi sevginin ve barışın kollarına açtım.

Meğersem o nefretler, kinler kadınlığımı da bloke ediyormuş ya arkadaş! Nasıl bir güçlü arınmaysa o öyle, hemen akabinde şiddetli karın ağrıları vücudumu esir aldı. Üst üste çok fazla uçak yolculuğu yaptığım için ona yordum ilk başta. Ama ne mümkün, bir gün, iki gün, üç gün, beş gün derken geçmedi ağrılar! Daha da şiddetlendi hatta. Sonra kasıklarıma doğru sabit bir ağrı oturdu ve kaldı orada. Ayağımı yere basamaz oldum. Her zamanki gibi bu süreçte yalnızdım, ailem şehir dışındaydı. Ama zaten sınavlarımdan biri de bu olduğu için hiç garipsemedim. Ne zaman başıma bir şey gelse ya da ne bileyim biraz daha ihtiyaç hali gibi bir durumda olsam, genelde etrafımdaki insanlar kaybolur. Dediğim gibi, bu benim deneyimim zaten, o yüzden bunu ben sevgiyle kabul ediyorum. Hatta artık o kadar alıştım ki buna, aksini düşünmek çok tuhaf geliyor. Sanırım o yüzden ameliyatımı bile sessiz sedasız oldum.

Sancılar baktım dinmiyor, doktor yolu göründü. Karnım ağrıdığı için gastroloğa gittim. Doktor ilk başta çok rahattı, bişey yoktur gibisinden. Bi ultrason yapalım en azından dedi. Sonra yaptıkları ultrasonda yumurtalığımda görünen tarif edemedikleri bir cisim çıktı. Bunun üzerine doktor paniklemez mi! hemen kolonoskopi, endoskopi, kanser testi ve jinekolog muayenesi istedi. Olayın yumurtalıkta olduğunu anladığım için gastrologla bir işim kalmadığını o anda farketmiştim ben. Ama malum özel hastane, o panikle onlar her şeyi isteyecek. Doktora teşekkür ettim ve kendi jinekoloğumla konuyu görüşeceğimi söyledim ve tuttum kendi doktorumun yolunu. Sağolsun o rahatlattı içimi. Ama sancılar geçmedi. Geçer dedi geçmedi. Ne ultrasonda ne tomografide tam olarak ne olduğu belli olmadı. Öylece bir kitle duruyordu orda. Ağrılara daha fazla dayanamayacağım için hemen ameliyat etti beni doktorum. Sağolsun çok da rahat geçti operasyon ve sonrası. Operasyon sırasında ailem yanımdaydı, birkaç da arkadaşın haberi vardı. Ama tesadüf ki  operasyon sonrasında etrafımdaki herkes ya hasta oldu, ya depresyona girdi, ya zaten unutmuştu falan filan. Yani herkes benden daha hastaydı. Hatta annem başı çekiyordu hastalar arasında :) Ama dedim ya, deneyim işte, sınavın parçası bu zaten, o yüzden hiç şaşırmadım hatta güldüm. Şükürler olsun ki en aciz halimde bile mutluyum ve kimseye muhtaç değilim diye binlerce kere şükrettim.

Meğerse içimdeki o cisim çikolata kisti diye bilinen endometriyozis miş. Yumurtalığın derin bir köşesine yapışmış kalmış belli etmemiş kendini. Ondanmış zaten o kadar çok sancı vermesi. Doktorumun dediğine göre ağrıya çok dayanıklıymışım (ki öyleyimdir zaten ayıptır söylemesi), bulunduğu yer itibarı ile dayanılmaz bir ağrı yapması lazımmış, çok zormuş o ağrıyla yaşamak. E ben de bir-iki hafta yaşayabildim epi topu zaten sonra tıpış tıpış ameliyat :)

Ameliyattan sonraki birkaç gün haliyle zor oluyor fakat benim için gayet rahattı çünkü ameliyat öncesi olan şiddetli zonklamalardan eser kalmamıştı. Yine de narkoz şu bu derken sarsılıyor insan tabi. Ama iyileşmeye başladığını hissettiğin an var ya, işte o an hiçbir şeye değişilmez. Çocuk gibi seviniyor insan. İşte o an yine bir arınma yaşadığımı ve yenilendiğimi hissettim. Yeni doğan bir çocuk gibi...

Patoloji sonucunun temiz çıkması ve doktorumun normal hayatıma devam edebileceğimi söylemesiyle, bugün o yenilenme hissinin verdiği sevinç ikiye katlandı. Defalarca şükrettim hala da şükrediyorum sağlıklı olduğum için. Bundan daha büyük bir zenginlik olamaz.

Türkiye gibi bir ülkede, tabularla, bilinçaltına işlenen sayısız hurafelerle, toplum baskısıyla, erkek baskısıyla büyüyen kadınlar olarak hiçbir kadının jinekolojik anlamda problemsiz olmasına imkan yok diye düşünüyorum. İşte bu yüzden kadın olmak zor. Çünkü birçok hastalık bilinçaltındaki kalıpların tepkimesiyle ortaya çıkıyor. Bir yandan da toplum tam manasıyla kadın olmana izin vermiyor. Bunun farkında olup, her daim kadınlığımızdan gurur duyup, herkes karşı dursa da kadınlığımızı evvela kendimiz yüceltip öncelikle zihnimizdeki "kadınlık" ile ilgili hurafeleri temizlemeliyiz. Ve en önemlisi "jinekolog" fobisini yenip düzenli kontrollerimizi yaptırmalıyız. 

Sağlıklı günler dileğiyle...

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bu Yaz da Böyle Geçti

Ne zaman, hangi arada geldi bu yaz demedim bu yıl. Çünkü biliyorum ne zaman başladığını. Yazın ilk günleriydi kendimizi can havliyle sokaklara atıığımız, özgürlük için haykırdığımız günler. 5 can hayata veda etti işte o günlerde...

Sonra zaten yazın ortasına geldik. Ülkenin dört bir yanında ihtişamlı iftar partilerinin düzenlendiği günler. Ramazan ayının asıl vesile olması gereken maneviyattan uzak, sadece gösteriş üzerine kurulu organizasyonlarla geçen günler. 

Sonra derken Mısır ayağa kalktı. Özgürlüklere müdahale eden bir iktidara isyan etmek için halk sokağa çıktı. Asker iktidara "kalk yerinden" dedi. İktidar yerinden kalkmayınca da yönetime el koydu, yani darbe yaptı. Özgürlük isteyen Mısır halkı askerden medet umdu, darbeyi havai fişekleriyle kutladı. Sonra derken bu sefer asker diğer tarafın özgürlüğüne el koydu. Sonra dozunu iyice artırdı ve katletmeye başladı. Hala da katlediyor...

Bayram'da, yani 20 gün önce Lübnan'da THY pilotları kaçırıldı. Hala ses yok. Bakanlar dedi ki, yerini tespit etmişiz, her şey yolundaymış. Her şey yolunda ama pilotlar geri dönmüyor. Tatil yapıyorlar zaar...

Bir yanda Suriye, bir yanda Mısır, bir yanda kendi içimizdeki problemler derken her günümüz siyaset oldu. Artık doğru düzgün iki çift laf edemez olduk. Zira her gün gördüğümüz, duyduğumuz şey, savaş, katliam...tek bir iyi haber yok...

Tüm bunlar olurken de artık tamamen ikiye bölündük. "Dinciler" ve "Laikler" olarak. Artık "Dinci" demenin "dindar" demek anlamına gelmediğini de anladı birçoğu. Anlamayanlar da var elbet, yavaş yavaş öğreniyorlar, anlayanlar anlamayanlara anlatıyor, anlatmaya çalışıyor...ama hızla bölünüyor. Artık bir tarafın diğer tarafa tahammülü neredeyse hiç yok. İki taraf da birbirinden adeta nefret ediyor. Sonu ne olur? Onu bir tek Allah biliyor sanırım...

İşte öyle böyle derken koskoca yaz geldi geçti bitti (bitmesine birkaç gün kaldı en azından). Uğurlar olsun şimdiden kendisine. Sonbaharımız yazımızı aratmasın inşallah.

26 Haziran 2013 Çarşamba

ETHEM...

Ethem Sarısülük...

Haksızlığa karşı sesini duyurmak için çıktığı sokakta bir polis kurşunuyla 26 yıllık hayatına veda eden delikanlı...

Tecavüzcülerin serbest kaldığı gibi, onu katledenin de serbest kaldığı...

Binlerce teşekkürler sana, milyonların sesi oldun, 

Sokağa çıkamayanların yerine seslerini duyurdun.

Huzur içinde uyu. 

Milyonların duası senin üzerinde...

Fanatik Hayran Kitlesi

Ne bir ayrım ne bir aşağılama yapmak değil niyetim. Sadece gözlem ve bu gözlemlerin sonucundaki üzüntüm.

Malum bizim ülkede fanatik çok. Fenerbahçe'lisi, Galatasaray'lısı, Beşiktaş'lısı...Ama bir de son yıllarda oluşan başka bir fanatik kitle daha var. AKP fanatik hayran kitlesi.

Fanatiklik ister takım için, ister parti için, ister bir ünlü için, politikacı için, ırk için, din için, ne için olursa olsun dünya üzerindeki en tehlikeli yaklaşımlardan biridir bence. Zira insan bir kere fanatik bir şekilde bağlandımı bir şeye artık farklı olan herşeyi kendisine saldırı olarak görmeye başlar ve dolayısıyla kendisinde de saldırma hakkını görür. Sonrasında olanlar da malum, kavgalar, dövüşler, iç savaşlar, dış savaşlar, katliamlar...

Ayrıca fanatiklik bence insanın özgür olmasının da önünde büyük bir engel. Düşünsenize, farklı olan herşeye kapatmışsınız kendinizi, yalnızca belli bir kalıbın içinde esir olmuşsunuz.

Kendimi bildim bileli Fenerbahçe taraftarıyım ben mesela. Ama isterim ki Galatasaray'lı arkadaşımla gerçekten iki medeni insan gibi iki takımın da artılarını eksilerini konuşabileyim.Yeri geldiğinde tuttuğum takımı, oyuncularını, yöneticilerini eleştirebileyim.

Fakat fanatikseniz eğer, sorgulama, eleştirme, fikir üretme, alternatif üretme, doğruyu yanlışı ayırt etme algınız otomatikman yok oluyor, çünkü beyin bütün karşı etkenlere kendini kapatıyor.

Bende gözlem yapıp analiz etme merakı varken ve bunca yıldır AKP li politikacılar tarafından yönetiliyorken, AKP'nin "fanatik" yandaşlarını da analiz etmeden duramadım haliyle. 

Tekrar özellikle altını çizerek belirtmek istiyorum. Şu anda sadece Akp nin "fanatik" hayran kitlesinden bahsediyorum. Yani sonrasında, sanki bütün Akp yandaşından bahsediyormuşum gibi bir algı oluşmasın. Ama eğer burada bahsettiklerim size de uyuyorsa, siz de bir fanatiksiniz.

Geziparkı olayları sırasında Türk medyasından hiçbir haber alamıyorken benim gibi yabancı haber kanallarından olup biteni takip etmiş birçok insan vardır. CNN, BBC, Reuters, Times. Bizzat olayların merkezine de gittiğim için okuduğum izlediğim haberleri sağlıklı bir şekilde değerlendirme imkanım oldu. Hiçbir abartı haber çarpmadı benim gözüme. Ayrıca sadece bu kanallar değil, tüm dünya çalkalanıyordu. Lüksemburg gibi nüfusu 500 bini geçmeyen küçücük bir ülkede bile baş sıradaydı Türkiye. Çünkü olup bitenler "küçük" şeyler değildi. 3-5 çapulcudan ibaret hiç değildi. Yıllardır susmuş bir halkın haksızlıklara karşı sesini duyurma çabasıydı. Milyonlar ayağa kalkmıştı, üç beş kişi değil, milyonlar...

Akp son günlerde yabancı haber kanallarına taktı, özellikle CNN ve BBC ye karşı savaş açtı. Birisini "yalan" haber yapmakla, diğerini de Türkiye'de ajan bulundurup ekonomiyi çökertme girişimiyle suçladı. 

Bugün twitter'da Melih Gökçek CNN e karşı bir hareket başlattı ve takipçilerinden #stoplyingCNN hastagini tt yapmalarını istedi. Ve kısa sürede hastag tt oldu.

Başbakan hep diyor zaten, "bizim bir besmelemiz yeter". Melih Gökçek de bir twitter fenomeni olarak onun bu dediğini aynen uygulamaya geçirdi.  Kullarına "yapın" dedi ve kulları sorgusuz sualsiz yaptı.

Düşündüm sonra, bu hastagi tt ye taşıyan insanların birçoğu ingilizce bile bilmiyordur dedim. Yani CNN in Türkiye'yle alakalı yaptığı haberlere yönelik hiçbir fikirleri yok bu insanların çoğunun. Nasıl bir adam "yalan söylüyorlar" diye ortaya laf attığında hemen peşine düşebiliyor peki bu insanlar? 

Zaten twitter acayip mekan. TT olan birçok konu ya futbolla alakalı ya milliyetçilikle ya dinle ya politikayla. Yani özünde fanatizm taşıyan konular tt olmaya çok meyilli. Çünkü insanlar birinin peşinden höy löy löy diye hurraa koşmaya hazır bekliyor, bir ileriki aşamada saldıracak adeta. 

İşte benim aklım bunu almıyor. Aklım, ruhum, kalbim, böyle kör bir teslimiyeti kabul etmiyor. 

Bu o kadar korkunç bir düşünce ki...Çünkü bunun ucu yok. Yani bu CNN olayı sadece bir örnek, hatta küçük çok çok masum bir örnek. Ama örneğin Melih başgan çıksa oraya bir kadın için dese ki, bu kadın kahpedir vurun onu taşlayın, ayni zihniyet bu emri de takip edebilir. Düşündükçe hep aklıma o film geliyor "vurun kahpeye".

Mesele, bilmemekte değil,  mesele bilmemekten filan çok öte. Asıl mesele ve büyük tehlike, bilmediğin bir şeyle ilgili araştırmadan, anlamadan, dinlemeden "vur" emrini yerine getirme potansiyeli. Yani aktif bir kulluk eylemi. 

Halbuki kulluk sadece Allah'a olur, ibadet ederek, güzel eylemlerde bulunarak, güzel şeyler düşünerek, şükrederek, severek...saldırarak, döverek, kırarak değil.

Bugün ona saldıran yarın bana saldırmaz mı? İşte bu düşünce beni yer bitirir oldu...

Ne CNN in ne başka bir kurumun, ne bir liderin ne de bir partinin koşulsuz şartsız savunucusu olmadım olmam da. Annemi babamı eşimi dostumu hiçkimseyi de koşulsuz şartsız savunmam. CNN veya başka bir haber kanalı bugün doğru haber yapmış olabilir, geçmişte yalan haber yapmış olabilir. Zaten mesele Cnn de değil, o bahane. Benim derdim fanatikliğin insanları körleştirmesi. Önemli olan okuyup, başka bir kaynaktan daha okuyup karşılaştırıp fikir yürütmek olmalı. Yani araştırmak, öğrenmek, düşünmek, anlamak, ondan sonra eyleme geçmek...

Velhasıl, dediğim gibi CNN olayı çok masum bir örnek. Geçtiğimiz günlerde bir fanatik elinde "yol ver gidelim, taksim'i ezelim" pankartı taşıyor yüzlerce insan da bağırarak ona eşlik ediyordu. "Gönül bağıyla" bağlı olduklarını iddia ettikleri kişi gerçekten "gidin" dese, eminim şüphesiz, koşulsuz, şartsız gidecekti bu insanlar. Sonrası? İşte o sonrasına katliam deniyor. Fanatikliklerinde boğulup insan olmaya fırsat bulamamışların anladıkları tek şey, katletmek....ve işte ben bundan çok korkuyorum...bir de bu fanatikler gönül bağı, sevgi filan diyor, işte bunu anlayamıyorum. Gönül bağı, sevgi, şiddet, katliam... Birarada yanyana durmaları bile tuhaf olan kelimeler...

Bu topraklar yeterince katliam gördü. Dilerim hiçbiri tekrarlanmaz. Dilerim katletme meraklısı zihniyet gün be gün ortadan kaybolur. Dilerim bu topraklarda huzur içinde daha binlerce yıl "insan" gibi yaşayabiliriz...


Not: Twitter'da bugün dayanamayıp "Cnn i yalanlayan kitlenin birçoğu eminim İngilizce bilmiyordur ve herhangi bir Cnn haberini izlememiş ya da okumamıştır bile" diye yazdım. Ve anında cevaplar yağmaya başladı. İşte o yaratıcı mesajlardan bazılarını paylaşmadan duramadım, yorum yapmama gerek yok...

Interactions

  1. İyi ki senin gibi aydınlar (!) var ülkemizde okuyup bize de açıklarsınız biz de sayenizde aydınlanırız:)
  2. TÜRK milletnin dünya kamuoyunda CNNın yalan haberlerinin protesto edldigni Algılayablecek kadar TÜRKÇE bldgnden adım gibi Eminim!
  3. Yeter artık asagilayamazsiniz kac gündür susuyoruz.
  4. Bu arada çapulcu ne demek siz türkceyi biliyormusunuz.bilipte yazıyorsan beyninde problem var demektir.
  5. Biz gonul diliyle konuşuruz.siz antiemperyalist degilmiydiniz İngilizce niye öğrendiniz.kendinizle okadar çelisiyorsunuz ki.
  6. Bu başlığa karşı bile CNN avukatlığı yapan İsrailin arka bahçesinde büyüyen dar zihniyetli insancıklar var !
  7. __ Yaa Ne Demessin Herşeyi Siz ÇapuLcuLar BiLiyor Yürü Git Kızım İşinee
  8. siz çok iyi bilirsiniz ama ihanet kanınızda var ülkenizide iyi satarsınız 200 tl ye
  9. doğru bilmiyorlar ama kötü niyeti hiç olmadık kadar iyi biliyorlar
  10. sen rahat ol herkes gerektigi kadarini anliyor ..gerektigi kadarda derdini anlatiyor...
  11. fuck you! Bak ingilizce biliom ;)