27 Eylül 2014 Cumartesi

DOĞU’DA BİR CENNET: HALFETİ


İş için çok seyahat ediyorum malum, ama bu yaz kendim için de epeyce bir gezdim. Oradan oraya o kadar yer gezdim ama bir yandan da iş peşinde koşturduğum için oturup yazacak vakit bulamadım. Yaza açılışı Malta’da yaptım, iş seyahati için gittim ama aynı zamanda çok keyifli vakit de geçirdim. Daha sonra bir hafta sonu kaçamağı Çeşme, bayramda Erzincan, Sivas, sonrasında Rodos, Marmaris, Datça derken yazı kapattım. Eylül ayı itibarı ile de yoğun tempolu iş sezonunu açtım.

İş için sık sık gittiğim Gaziantep’teydim yine geçtiğimiz hafta. Bunca yıldır Gaziantep’e gider gelirim ama yaptığım tek şey genelde koştur koştur müşterileri dolaş sonra koştur koştur ya otele ya da havaalanına gitmek olur. Arada vakit olur da bir öğle yemeği yersem ne mutlu. Gerçi benim gibi et ve kebap sevmeyen bir insan için Gaziantep ve civar bölgede yemek yemek çok da keyifli olmuyor. Bir öğün neyse de birkaç öğün yiyemiyorum oralarda ben.   “Ne yemek istersiniz sorusu” Gaziantep’te “kıyma mı yersiniz kuşbaşı mı yersiniz” şeklinde oluyor genelde. Her ne yersem yiyeyim sonrasında midemden geri gelmeye çalışıyor. Yağından mı, baharatından mı artık bilemiyorum neyinden ama çok ağır geliyor bana.  Ama yine de denemek için yerim. Mesela Halil Usta diye bir yer var en güzel orası yapıyor kebap denen şeyi. Hatta bence Türkiye’de en iyi et yapan yer orasıdır. Bir de İmam Çağdaş var ama Halil Usta İmam Çağdaş’a en az on basar. Aklınızda bulunsun olur da giderseniz.

Gaziantep büyük bir şehir. İstanbul gibi yoğun bir trafiği yok ama yine de büyük. 2 milyon gibi bir nüfusu var sonuçta. Büyük şehir olmasından mütevellit artık orada da nereye baksan beton yığını. Beş-On sene önce bomboş duran arazilerde şimdi koca koca Toki konutları var. Dağ taş olmuş beton. Dün işim beklediğimden erken bittiğinde akşamki uçak saatine kadar ne yapacağımı bilemedim o beton yığını içerisinde. Normalde gidip içinde oturup bilgisayarımı açıp çalıştığım bir alışveriş merkezi var ama hiç içim almadı oraya gitmeyi de. Sanayiden arabayla çıktım D-100 yolunda öylece giderken içimden şehir merkezi tabelalarını es geçip Urfa tabelalarını takip ederek yolun nereye gittiğine şöyle bir bakmak geldi bir süre. Onca senedir gidip geliyorum, daha ilk defa havalimanı tabelasından sonrasına kadar gittim. Ben ki seyahat etmeyi yeni yerler görmeyi keşfetmeyi bu kadar seven bir insanım, ama kısmet olmadı işte. Bugüneymiş kısmet.

Yol tek şeride indikten sonra fıstık tarlaları başladı sağlı sollu. Fıstık tarlaları boyunca ilerlerken acaba şu sular altında kalan şehir uzak mıdır çok diye içimden geçti. Evet o şehir Halfeti. Baktım haritaya, saat de müsait, dedim ben giderim buraya. Zaten Fırat Nehri söz konusu olunca benim içimi bir heyecan kaplar hep, o heyecan beni Halfeti’ye kadar götürdü.

Giderken fıstık bahçelerini izleye izleye gittiğim için otobana girmedim o yüzden Birecik’in (Urfa’nın ilçesi) içinden geçerek gittim. Otoban’dan gitmek tabi daha kısa sürede götürüyor ama böyle gidince de gittiğim her kilometrenin keyfi başka oldu. Nizip’i Birecik’i fıstık bahçelerini görmüş oldum çok da güzel oldu.

Birecik’ten Fırat nehrini soluma alıp ilerlerken zannettim ki Halfeti’ye kadar bu yol böyle Fırat’ın kenarından gidecek. Fakat bir süre sonra Fırat kayboldu tepelerin arazilerin arasından geçen virajlı bir yol başladı. Sanırım 30 kilometre kadar o yoldan gittim. Acaba doğru yolda mıyım diye tereddüt ettiğim çok oldu. Zira o tepenin arazinin fıstık tarlalarının sonunda nasıl Fırat’ı göreceğimi algılayamadım. Derken tam yolun sonunda tepe bir yere geldiğimde Fırat büyüleyici görüntüsüyle karşıladı beni. Durdum o tepede fotoğraf çektim her ne kadar etrafta in cin top oynasa da. Biraz korkmadım değil, ama o kadar muazzam bir görüntüydü ki bu durup biraz o havayı içime çekmek istedim. Hem Fırat’ı izledim o tepede hem de sessizlikte huzur buldum. İyi ki gelmişim dedim. İyi ki dinlemişim iç sesimi ve gelmişim diye şükrettim. O beş dakika o havayı soludum ya o bile bana yetti, eve huzur içinde geri dönebilirdim artık. Ama daha hala vaktim vardı o yüzden Halfeti’nin içine doğru ilerledim.

Halfeti’nin içine girer girmez genç bir delikanlı durdurdu beni. Abla gel tekneyle gezdireyim seni dedi. Yav hele bi dur nefes alayım şöyle bi oturayım nehir kenarında dedim ama yok dinlemedi. Dedi ki ilersi daha güzel. İlersi neresi diyorum ben içimden. O kadar bir şey bilmiyorum ki sadece gidicem arabayı park edicem, orada bir çay bahçesinde bir şeyler içip bir gözleme yiyip geri dönücem diye düşünüyordum gelmeden önce. Meğerse buranın yolu yordamı tekne turuymuş!   

Halfeti bundan 14 yıl öncesine kadar daha güzel bir yermiş. 2000 yılında Birecik Barajı’nın yapımıyla birlikte nehir suyu 30 metre yükselince nehir kenarındaki neredeyse bütün köyler(20’den fazla köy olduğunu söyledi delikanlı) su altında kalmış. Sadece şimdilerde ismi “Eski Halfeti” olarak geçen ilçe merkezinin bir kısmı ayakta kalmış. Suyun yükseleceği önceden belli olduğundan, insanlara yeni yerler vermiş devlet. Eski Halfeti’nin 10 kilometre ötesinde şimdi adı Yeni Halfeti olan yer burası da. Yani Halfeti’nin halkı artık Yeni Halfeti denen, Fırat’ın kenarında olmak bir yana dursun tepeden bile Fırat’ı görmeyen bir yerde yaşıyor. Ben olsam ne yapardım bilmiyorum. Her gün güne Fırat’ın ihtişamıyla başlarken birdenbire bir beton yığınının içinde bulsaydım kendimi, hiç hoşnut olmazdım bu durumdan eminim.

Yaklaşık 2 saati buldu tekne turumuz. Nehir boyunca tekneyle epey bir ilerledik. Kuzeye doğru
ilerlerken sol tarafımızdaki kara parçasının Gaziantep, sağ taraftaki kara parçasının Şanlıurfa’ya ait olduğunu öğrendim. Zaten Halfeti resmi olarak Şanlıurfa’nın ilçesi bu arada. Ama Fırat’ın bir tarafı Antep bir tarafı Urfa’da kalmış.

Buralarda binlerce yıl öncesinde medeniyetler yaşamış. Antep sınırları içinde kalan bölgede bir kale var o dönemlerden kalan. Baya eski olduğu belli. Yine aynı bölgede birçok mağara var. Hatta söylentiye göre dönemin Kral’ının kızı o mağaralardan birinde yaşıyormuş.



Nehir boyunca tekneyle ilerlerken sağlı sollu eski köylerden kalan kalıntılar görünüyor. Suyun altında görünenler ürkütüyor insanı. Üstünde kalan üç beş yer de ya restoran olmuş ya çay bahçesi. Yukarıdaki resimde görünen evler kalabalık bir köyden geriye kalan terkedilmiş evler. Bir de yarısı suyun içinde yarısı suyun üstünde kalmış bir cami minaresi.

Eski medeniyetler yaşar da kilise olmaz mı. Burada da bir kilise var elbet. Hastayım zaten bu eski insanların buldukları her kara parçasında, mağara içinde bile olsa kiliselerini ya da Hristiyanlık öncesiyse tapınaklarını eksik etmemelerine.

Kiliseyi dolaştıktan sonra kilisenin hemen yanındaki ufak restoran’da yörenin meşhur “Şabut Balığı”
nı denemek istedim. Güzel bir salata eşliğinde getirdiler sağolsunlar. Fakat ne yazık ki Şabut’u sevmedim. Sanırım ben tatlı su balıklarını sevmiyorum. Alabalık yiyorum yine iyi kötü ama bu Şabut denen balık aşırı kılçıklı bir balıktı. Bir de önceki günden kebaplar midemi biraz rahatsız ettiği için hassas mideyle tadı da iyice bir kötü geldi bana. Belki normal zamanda yesem bu kadar kötü gelmez.

Şabut’u da yedikten sonra artık tekneyle geri dönme vakti geldi. Eski Halfeti’nin tekneden görüntüsünü de özellikle paylaşmak istiyorum. Çünkü özellikle dikkat çekmek istediğim bir şey var burada. Yandaki fotoğraftan da görüleceği üzere bu güzelim otantik sevimli şehrin tepesine kocaman bir otel inşaatı başlatmışlar. Bu kadar güzel bir gezinin ardından sinirlenmek hoş değil ama bu koca otel inşaatını görünce bütün sinirlerim yerinden oynadı. Ağlayabilirdim bile o derece. Hiç mi göz izan akıl fikir yok buraya bu ucubenin yapılmasına izin verenlerde. Allah aşkına hiç mi yok! Hiçbiri yoksa Allah korkusu da mı yok böyle bir güzelliğin içine şu çirkinliği yerleştirip berbat ediyorsunuz? Gelen turistlerden utanıyorum resmen. Yazık çok yazık.

Her ne kadar ucube otel kısmı beni sinir ettiyse de Fırat’ın büyüsüyle geçirdiğim bu güzel öğle vaktinden sonra keyfime diyecek yoktu. Rehberim olan delikanlı da sağ olsun pek bir ilgilendi benimle. Tekneden sonra arabama kadar geçirdi beni, abla suyun neyin var mı  getireyim mi diye bile sordu. İnsanlık hala ölmemiş burada. Olur da sizin de yolunuz düşerse, bulun bu delikanlıyı, ismi Nuri Kaptan, iki tane tekneleri var biri kelebek diğeri de Siyah Gül. Ha bu arada bahsetmeyi unutmadan, Siyah Gül Halfeti’ye özgü, sadece burada yetişen bir gül çeşidi. Hatta Fox TV’de yayınlanan Kara Gül dizisi de ismini bu siyah gülden alıyor. Ayrıca Nuri Kaptan diyor ki dizinin Halfeti’ye çok faydası oldu, insanlar dizi sayesinde duyup gelmeye başladı biz de iş yapmaya başladık.


Hep iş hep iş temposunun içinde iyi ki birdenbire aklıma geldi Halfeti ve iyi ki gittim bu diyarlara. Fırat’ın sularının değdiği her yer gibi Halfeti de cennet gibi göründü bana. Öyle neşeli öyle sevinçli döndüm ki İstanbul’a, ilk defa bir seyahat dönüşü yorgunluktan ölüyor gibi hissetmedim aksine enerji dolu döndüm evime.  Bir dahaki Antep seyahatimde belki hafta sonu İstanbul’a dönmeyip  daha eni kunu bir vakit ayırırım Halfeti’ye… 

10 Temmuz 2014 Perşembe

Denize Dönmek İstiyorum


Her seferinde böyle yapıyorum. Bir daha arayı bu kadar uzatmayacağım diyorum ama dönüp dolaşıp bakıyorum ki o ara yine uzamış.  Hep de bir bahane buluyorum. Yok, iş yoğun, yok hayat yoğun, yok şöyle yok böyle. Hâlbuki düpedüz benim beceriksizliğim daha doğrusu disiplinsizliğim. Ya da tembelliğim, bilemiyorum. Aynı anda farklı şeyleri hayatımda bir arada yürütmeyi beceremeyişim. Her ne ise bir şekilde bu ara uzuyor. Aslında ne çok yazmak istiyorum. Bazen birkaç kelime geçiyor içimden, hah diyorum yazmam lazım, sonra yine başka şeyleri sokuyorum araya, uçup gidiyor.

Her ne kadar ara versem de, bir bahane bulup ihmal etsem de, burada bana ait bir yerin olduğunu bilmek benim de ait olduğum en azından bir yer olduğunu hissettiriyor, güven veriyor bana. Kuralı olmayan, ya da varsa bile bir kural sadece benim koyduğum, her şeyini benim belirlediğim, istediğim zaman geldiğim, özgürce tembellik edip bazen aksattığım, ama geldiğimde aynen yerinde bulabildiğim bana ait bir dünya. Ve benim ait olduğum, içinde en özgür olduğum dünya…

En son 2 ay önce uğradığımdan bu yana günlerim epey bir seyahatle geçti. Mayıs ayında, yüzlerce madencimizin acısının içimize oturduğu ve ülkemizde yas ilan edildiği vakitler iş seyahati için Malta’ya gittim ve Mayıs sonuna kadar oradaydım. Döndükten sonra da 1 haftalık bir İzmir seyahatim vardı. Sonrasında da temmuz gelmeden işleri toparlayayım diye İstanbul ve çevresinde oradan oraya koşturdum. Ramazan’ın gelişi ile birlikte kimilerinin üzerine oruç rehaveti çöktü, kimileri de tatile gitmeye başladı, bu vesile ile işler de biraz sessizleşmeye başlayınca ben de biraz kendimle ilgilenmeye başladım çok şükür.

Hazır kendime biraz vakit bulmuşken yüzüyorum bol bol. Şu dünyada en sevdiğim aktivite yüzmek. Tüm hücrelerimi tek tek hissediyorum attığım her kulaçta. Yoruldukça daha çok yüzmek istiyorum inadına. Denize siftah edemedim daha bu yıl ama şimdilik havuzla idare ediyorum. Çeşme’nin serin sularına atıcam inşallah kendimi yakında, deniz gibisi yok, çok özledim…

Denizi öyle seviyor öyle özlüyorum ki, cennet dendiği zaman aklıma hemen güzel bir deniz geliyor. Masmavi denizin önünde oturmuşum içime çekiyorum kokusunu, sonra bırakıyorum kendimi kollarına engin maviliğin.

Bütün yıl oradan oraya koştururken beni motive eden en önemli şey yazın gelip denize kavuşacak olmam. Masmavi, pırıl pırıl, upuzun sahilinde kah yürüdüğüm kah sularında kulaç attığım denize…

Nazım’ın şiirindeki gibi, denize dönmek istiyorum. Yazın gelişiyle iş bitti adeta kafamda. Rölantiye aldım en azından. Her fırsatta denize gitmek istiyorum, denizi düşlüyorum.

Nazım bu şiiri adeta benim için yazmış, ne de güzel yazmış…

Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların,
Boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
Sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

1 Mayıs 2014 Perşembe

Emek ve Dayanışma Günü

Tüm çalışanların, emekçilerin emek ve dayanışma gününü kutluyorum, her ne kadar burnumuzdan gelse de…

Kimimiz karın tokluğuna çalışıyoruz, kimimiz çocuğumuzu okutabiliyorsak seviniyoruz, kimimiz evimize ailemize hasret kalarak gecemizi gündüzümüze katıyoruz. Bir şekilde hepimiz emek harcıyoruz, ve sonuçta hayatımızı harcıyoruz. Ne için?

Aslında hepimiz maaşlı çalışan köleleriyiz bu yüzyılın. Birimiz mavi yakalı, birimiz beyaz yakalı köleleriz. Dünya nüfusunun %90’ının bir parçası olarak, diğer %10’luk kesiminin zenginliğine zenginlik katması için çalışıyoruz. Karşılığında elimize verilen üç beş kuruşla susuyoruz. Emeğimizin karşılığında hakkımızı sorgulamak istediğimizde ise susturuluyoruz. Tam bir kölelik işte.

Her şeyin bir günü var, sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, öğretmenler günü… Bu özel günlerde özellikle yaşıyoruz o günü. Anneler gününde annemizi mutlu etmeye çalışıyoruz, sevgililer gününde sevgilimizi. Keşke en azından emekçilerin günü olarak ilan edilmiş bu gün emeğimizin “takdir” edildiği bir gün olabilse. Takdir bir yana dursun her yıl ayrı bir eziyet… Yaşatılan bu eziyet köleliğimizin resmi kanıtı. Bizim yapmamız gereken tek şey sorgusuz sualsiz birileri için çalışmak, onlara hizmet etmek zira. Karşılığında ay sonunda hesaplarımıza yatan üç beş kuruş sus payımız var ya, daha ne işimiz var meydanlarda orada burada…

Bir yandan düzene lanet okuyorum, bir yandan kendi köleliğime, bir yandan izlediklerime, okuduklarıma, kim olursa olsun bu günü bayram gibi kutlamak isteyenlerin engellenmesi için uygulan bin bir çeşit şiddete. Öyle sıkıldım ki bunları görmekten artık. Midem bulanıyor. Ruhum bulanıyor. Bir günü bile çok gören bir zihniyet için bir saat bile emek harcamaya değmez aslında. Değmez değmesine de ah o korkularımız olmasa…


Yine de kutlu olsun efendim, gazsız tomasız bayramlar geçirebileceğimiz günleri bir gün görebilmek ümidiyle…

1 Nisan 2014 Salı

İÇİMDE KALANLAR

Çok uzun bir yazı yine. Malum bir başladım mı tutamıyorum kendimi, ama elimde değil yazıcam. Yoksa içimde kalanlar beni yiyecek. Seçim sonrası malum, birçok vatandaş gibi ben de 2 gündür ful dikkatle seçim sonuçlarını takip ediyorum. Öncelikle çıkan sonuçların ülkemizin her yerinde hayırlı uğurlu olmasını, göreve başlayanların hak hukuk insanlık tanıyarak görevlerini yapmalarını diliyorum. Benim siyasi hiçbir partiye karşı bir fanatikliğim, bir bağımlılığım yok. Bir haksızlık hukuksuzluk yapıldığını gördüğüm an babamı bile tanımam, o kadar net.  Diğer yandansa oy kullanmaya başladığımdan beri aynı insanların yüzünü görmek hiç de hoşuma gitmiyor doğrusu. Kafamı karıştıran, birey olarak beni rahatsız eden yüzlerce şey var. Kendimi boşlukta gibi hissediyorum, sahipsiz gibi. En önemlisi ise çalışıp kazanarak emek harcayarak ter dökerek elde ettiklerimin boşa gittiğini ve haketmeyen insanlar tarafından kullanıldığını düşünmek beni deli ediyor. 

Büyüklerin biz küçükken, gençken bize sarfettiği klişe deyip geçtiğimiz çok popüler bazı laflar vardır ya hani, "anne olunca anlarsın", "baba olunca anlarsın" "para kazanınca anlarsın"...bu laflar geliyor arasıra aklıma. hele şu sıralar epey bir geliyor. Anne olamadım henüz o yüzden annemi yeterince anlamam hala mümkün değil ama para kazanmaya başladığım günden beri canla başla çalıştığım her saatin karşılığında kazanılan her kuruşun ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi anladım.

Neden bahsediyorum bu para mevzusundan, çünkü ne zamanki para kazanmaya başladım, o zaman siyaseti, bizi yönetenleri takip etmeye, sorgulamaya başladım ben. Öncesinde siyasetle siyasilerle uzaktan yakından hiçbir alakam yoktu. Zaten malum mühendislik eğitimi süresince insan şöyle bi mallaşıyor, mezun olduktan sonra anca yavaş yavaş kendine gelmeye dünyaya dönmeye başlıyor. Bende de öyle oldu işte. 

Tesadüftür ki genellikle brüt maaş üzerinden çalışan bir insan oldum. Halbuki Türkiye'de çoğu firmanın daha az sigorta primi ve vergi ödemek için hiç tercih etmediği bir yöntemdir bu. Avrupa'da ise net maaş diye birşey yoktur zaten, konuşulan herşey brüttür. Her neyse, bilenler bilir, atıyorum 1.500 TL brüt maaş için el sıkıştıysan bir patronla, hesabına yatan para her ay aynı değildir. Ama ortalamaya vurursan 1.000 lira gibi bir kazanç elde edersin. Yani her ay 500 tl yi vergi+ssk primi olarak devlete ödersin. Yılda eder 6.000 lira. 

Matematik dersi verme gibi bir niyetim yok tabiki, ama şunu söylemek istiyorum özetle; brüt maaş üzerinden çalışıp (ki çok düşük bir kesim böyle) üstüne bir de her ay bordrona şöyle bir bakıyorsan o zaman gerçeklerle dannnn diye yüzleşiyorsun. Diyorsun ki ulan amma çok para kesiyor bu devlet benden. Hele ki maaş seviyesi biraz daha yükselmeye başlayıp, vergi dilimleri de kol gibi yükselmeye başlayınca.. örneğin 2.000 TL net maaş kazanmak istiyorsan, brüt maaşının 3.000 TL civarında bir şey olması gerekiyor. Yani ayda 1.000 TL ödemeye başlıyorsun bu sefer. Yılda eder 12.000 TL. Sonra düşünmeye başlıyorsun, ulan kassam bu parayla araba bile alabilirim. Dolayısıyla her yıl bir araba parasını devlete vatandaşlık görevi olarak ödediğini düşünüp bir yandan da buna içerlemeye başlıyorsun. Maaşın azck daha yükseldiğindeyse oh la la, nerdeyse 3-4 senede bir daire parası devlete ödüyorsun. 

Tabi bunun karşılığında haklı olarak o paranın hesabını yapıyor insan. Ben mağazaya gidip en beğendğim kıyafet için bile aman indirim gelsin de 10 lira kar ederimin hesabını yaparken, haliyle devlete ödediğim her kuruş da gözüme daha çok görünmeye başlıyor bir zaman sonra. Geldiğimiz şu noktada ise, "hizmetin öncüsü" olarak popülerliğini kazanmış bir oluşumun kutular dolusu paralarla oynarken bana nasıl bir "hizmet" verdiğini derin derin sorguluyorum haliyle. 

Öncelikle şunu söyliyim duble yol benim için bir hizmet değil kesinlikle. Daha ilkokuldayken öğretttiler ki bize, ödediğiniz her KDV size yol, su elektrik, olarak geri dönecektir. Hatta yaşıtlarım bilirler, o dönemlerde çok meşhur bir reklam vardı "bir alışveriş bir fiş, önce alışveriş sonra fiş" zihnimize kazındı resmen. İyi de oldu kazındığı bu arada. İşte o reklamlarda da bize aynı şeyi öğrettiler aldığınız her fiş size yol su elektrik olacak geri dönecek. E bu durumda bahsi geçen yollar vs. devletin asli görevi oluyor. Yani hizmet değil aslında. 

Diyelim ki apartman yöneticisi binada 50 şer lira para topluyor her ay, binanın faturalarını ödüyor, binayı temizletiyor vs. yaptığı şeye hizmet diyor muyuz? samimi olalım çoğumuz demiyoruz. Yönetici seçildiyse, bunu organize etmek onun görevi diyoruz. Asansör bozulsa, "yönetici nerdeeee napıyo bu allahın cezası adam" diye bağırıyoruz hemen. Aidat haricinde ek para isterse, ya da üç beş kuruş ödenen aidatlardan açık verdiğini  farkedersek de adamın tepesine çullanıyoruz. 

Dolayısı ile, kendi cebine girebilecek paradan bizzat her yıl bir araba parasını devlete ödeyince soruyorsun ben ne hizmet alıyorum diye. 

Devlet hastanesine ayağımı basmıyorum, zira doktor kalmadı hastanelerde malum, gidiyorsun her yer asistan dolu. Bir dünya tahlil yaptırıyorsun sonucunda doktor zannettiğin asistanın önüne koyuyorsun. Yanlışlıkla kimya sınavıyla karşılaşmış sözel öğrencisinin sınav kağıdına baktığı gibi bakıyor test kağıdına. Kendimi emanet eder miyim? Ailemi emanet eder miyim ben o hastanelere? Mecbur napıyorum, özel sağlık sigortası. Devlet ödememe katkıda bulunuyor mu peki, hayır. 

Ödediğim paranın kullanılması gereken diğer kritik hizmetlerden biri ise eğitim. ben okudum büyüdüm bilinçlendim çok şükür, benden sonra gelenler de okusun, bilinçlensin en çok istediğim şey. Kendi çocuğum olmasına gerek yok, bu memleketin çocukları, gelecekte bu memleketi dünyaya temsil edecek insanlar. Hızla büyümüş ve ilerlemiş dünyayla yarışabilmemiz için kat etmemiz gereken binlerce kilometre var, gelişmemiz gereken çok şey var. Ve ne yazık ki hala gelişmemiş ama "gelişmekte olan ülkeler" grubunda bir ülke olarak eğitime dört elle sarılmamız gerekiyor. Bakıyorum bu konuda ne yapmış bizim apartman yöneticisi, dört bir yanı imam-hatip ismi verilen "din" eğitimi ağırlıklı okullarla boyamış. İşte bu noktada hoşgörüyü, anlayışı bırakmaya başlayıp biraz üzülüp sinirleniyor insan. Adı üstünde imam-hatip okulu. Yani mezun olunca "din" adamı olması gereken insanları yetiştiren okullar. Zaten oldukça dindar muhafazakar bir ülkeyiz, her caddede camilerimiz var Allah'a şükür, e din eğitimi de zaten camilerde veriliyor, çocuklar her yaz kuran kurslarına gidiyor. Neden "imam" yetiştiren okulların sayısının artmasına bu kadar ihtiyacımız var öyleyse? Bunda artniyet aramakta haksız mıyım? Okulların neredeyse %50 sinin imam-hatip okuluna dönüştürülmesinin sebebi ne? Dindar nesil yetiştirmek istiyorsan bile imam-hatip okuluna gerek yok. Camilerde ek kurslar aç çocuklar 
haftasonu ya da okul çıkışı gitsinler, bu kadar basit. Teknoloji çağında yaşıyoruz ve teknoloji demek sayısal ağırlıklı eğitim demek. Neden daha fazla "Fen" okulu açmıyoruz da "imam" okulu açıyoruz? Neden var olan okulları yenilemek yerine yıkıp yenilerini ya da ek binalarını yapıyoruz? Neden ben 10 liranın hesabını yaparken, kalkınmamıza, ilerlememize hiçbir katkısı olmayacak yatırımlar için har vurup harman savuruyoruz? 

Düşünüyorum başka ne hizmetler olabilir, şu ana kadar, sağlık en önemlisi dedik, ondan faydalanamıyorum. eğitim geleceğimize yatırım için en önemlisi dedik, e görünüyor ki din harici eğitim yok denecek kadar az. Ne olabilir başka? 

Sanat...bireysel olarak benim gözümü boyayabilecek yegane hizmet olurdu şöyle sanatsal alanda ek çalışmalar yatırımlar yapılsaydı. Din okulları yapılırken, müzik okulları, sinema okulları, tiyaro 
okulları da yapılsaydı art niyet aramazdım o zaman. Peki biz ne yaptık? Bırak yatırım yapmayı, devlet tiyatrolarının, operalarının kapatılması kararını aldık(!). 

Teknoloji...21. yy artık teknoloji çağı malum. Artık yeme içmeden tut savaşlara varana kadar her şeyin yapıtaşı teknoloji. Biz neredeyiz bu konuda? Sıfırın altında bir yerlerde heralde. Dünyanın en yavaş internetlerinden birini kullanıyoruz. Yetmezmiş gibi artık özgürce kullanamıyoruz da. O siteye girme yasak şunu açma yasak o yasak bu yasak. Elalem uzaya turistik gezi düzenliyor biz hala twitter açılsın mı açılmasın mıyı tartışma acizliğindeyiz. Medya'nın yayın özgürlüğünün kısıtlanmasından bahsetmiyorum bile. 

Velhasıl, ülkenin yapıtaşı olması gereken hiçbir alanda hizmet alamıyoruz aslında. Bilakis geri gidiyoruz. Bireysel olarak düşündüğümde ise, her yıl yeni bir araba alabileceğim parayı devletin eline teslim ediyorum ve karşılığında hiçbir hizmet almıyorum. Hizmet bir yana dursun, ilerlememiz gereken temel konularda geri gidişimizi gördükçe ödediğim her kuruş batıyor, ağrıma gidiyor. Hele kutu kutu evlerden çıkan paralar, mevzusu geçen milyonlarca dolarlık rüşvetler. Gece gündüz kan ter içinde çalışıp, dört bir tarafı tek başıma dolaşıp üç kuruş kazanmaya ve geleceğimi güvence altına almaya çalışırken ben, ömrüm boyunca çalışsam elde edemeyeceğim paraları tek seferde rüşvet olarak alan yöneticileri gördükçe ağlıyorum. evet evet yanlış duymadın, ağlıyorum. çünkü bu hazmedilebilecek bir şey değil. Çünkü biliyorum ki çalışmak hiç kolay bir şey değil. anam ağlıyor deyim yerindeyse. Para kazanmak hiç kolay değil. Hele o parayı kazanıp üç beş kuruş biriktirerek bir şey sahibi olmaksa hiiiiç kolay değil. Ben birey olarak kendime araba almayıp her yıl bir araba parası vergi öderken,  maaşlarını benim ödediğim vergilerle kazanan insanlar milyarların hesabını yapsın? Aynı zamanda benden daha fazla nasıl vergi alabilirimin hesaplarını yapsın, yurtdışına çıkmamı fırsat belleyip haraç keser gibi hiçbir gerekçesi olmayan bir yurtdışı çıkış vergisi alsın her seferinde, biraz keyif yapmamı fırsat kollayıp içtiğim iki kadeh biradan dünyanın en yüksek vergisini alsın, telefon, iletişim, benzin vs zaten her şeyden  dünyada görülebilecek en yükek vergileri alsın. Alacağına şahin vereceğine karga olsun ve ben de bunu hazmedeyim?

İşte bu pencereden bakınca insan seçim sonuçlarına, lanet okuyor, nasıl bunca şeye, hırsızlığa, yolsuzluğa sessiz kalırız diye. Şu memlekette çalışan herkes brüt maaşla çalışsa, vergisi şusu busu kanuna göre ödense, herkes her ay maaşından ne kadar kesildiğini şöyle bir görse canı acısa, o zaman çalınan 50 liranın bile hesabını sorar eminim. Ama gerçekler farklı tabiki. Hayatında vergi ödememiş veya ödemesi gereken vergiden mümkün mertebe çalmaya çalışan milyonlarca insan var nihayetinde. Tuzu kuru oluyor otomatikman. Onun için önemli olan tek şey karizması olan, dinin koruyuculuğunu garanti eden bir lider oluyor. Ben hırsızlık desem, yolsuzluk desem anlamıyor adamcağız haliyle. Nasıl anlasın ki? Adam senin benim gibi internet de kullanmıyor zaten, nerden görsün hırsızlık yolsuzluk haberlerini? görse de zaten kendi cebine dokunmadığı sürece niye ses etsin? Adam öyle görmüş, yönetici denen şey karizmatik bir adam olsun, ağzı laf yapsın, dini korusun yeter. Benim için misyonu her ay aidat toplayan apartman yöneticisinden çok da farklı olmayan, ismi bugün ahmet yarın mehmet olmasının hiçbir öneminin olmadığı bir insan, adam için karizmatik adeta tapılası bir lider. Onun beklentisini karşıladığı için de hizmette on numara bir lider. Beklentilerimiz farklı olduğu için birbirimize diyecek birşeyimiz yok aslında, ne o aptal ne de ben dinsizim. Sadece koşullarımız ve buna bağlı olarak beklentilerimiz farklı. 

Hiç bu kadar paradan bahsetmek istemezdim ama yapacak bir şey yok, çok ağrıma gidiyor. Kaldı ki şu devirde insanların da en hassas olduğu konu para. Bir yere yardım toplamak için birkaç kişiden para isteyin o zaman anlarsınız ne kadar kıymetli olduğunu herkesin parasının. Ben dünyalar kadar ödediğim vergiye karşılık hizmet alamazken, almakta olduğum hizmetler bir bir elimden alınırken, yasaklara hapsolurken, hayatında vergi ödememiş milyonlarca insanın "hizmet adamı" diye birinin peşinden gitmesini ve sonuçta o biri tarafından yönetilmek, aidatları her ay ona vermek zorunda olmak, o topladığı aidatları oraya buraya kafasına göre savuruşunu, kutular dolusu parayı nasıl istiflediklerini izlemek ve bunları kabul etmek hiç kolay değil. Çok zoruma gidiyor, çok. 

Şu çıkan sonuca göre ise herşeyi kabul etmek zorundayım. Ama helal ediyor muyum, kesinlikle hayır...



30 Mart 2014 Pazar

OY VER!

Sanırım bir belediye seçimi hiç bu kadar önemli olmamıştı. Çünkü belediyeden ziyade bir nevi referandum haline geldi bu seçim, her fırsatta bahsedilen "sandıkta görüşücez" tehditleri yüzünden.
 
Bu seçimin ya da diğer deyişle referandumun en önemli göstergesi, ülkemizin çoğunluğunun Cumhuriyetine sahip çıkacağı mı yoksa hırsızlıktan yolsuzluktan yana olacağı mı. Bu yüzden ilk kez oy verirken bu kadar heyecanlıydım. Ellerim titredi ciddi ciddi. Zar zor bastım mühürü oy pusulasına. Ama bastım nihayetinde. Üstümde lacivert kıyafetim ve Fenerbahçe atkımla birlikte.
 
Oyumu verdiğim okuldan eve doğru yürürken, 60'lı yaşlarda boynuna Fenerbahçe atkısı takmış bir abla ile beraber yürüdük, iki Fenerbahçe atkısı takan isyankar halinde :) Ablanın da içi içine sığmıyordu. Kendini tutamıyordu. İsyanı aynen şöyleydi: "Gerekirse kaldırım bile yapmasın kimse, ben kırık kaldırımda da yürürüm, ya da birlik olur hep beraber yaptırırız kaldırımımızı. Çöpümü toplamasınlar, ben toplarım çöpümü gerekirse ülkemi daha temiz bir ülke yapmak için. Ama o terörist başının meclise girdiğini görmeyeyim yeter ki. Düşündükçe titriyorum uykularım kaçıyor".
 
İşte bu abla ve benim gibi milyonlarca insanın ümidi bu seçim. Sanatı, sporu, teknolojiyi, üretimi, eğitimi geri götürmeye çalıştığımız, her geçen gün daha da karanlığa battığımız bu tünelin sonunda bir parça ışık görebilmek adına bir ümit.
 
Birçok yerden hile, kavga, dövüş haberleri geliyor. Diliyorum en sakin şekilde bu seçimi atlatır, herkesin birlikte huzur içinde yaşayabileceği bir sonuç çıkarır güzel ülkem.
 
Oylarınıza sahip çıkın, olup biten her şeyi düşünün, çocuklarınızı düşünün, karanlığın aydınlığa dönüşebileceğini düşünün, formalarınızı giyin, o formalarla uğraşanlara cevabını verin, oy verin!

23 Mart 2014 Pazar

Dağlarına Bahar Gelmiş Memleketimin

Bu yıl pek kış olmadı memlekette. Ne Batı'da ne Doğu'da. Öyle ki, dağlara bile doğru düzgün kar düşmedi. Belli ki iklimlerin de dengesi değişti artık. Zira burada biz kar yok yağış yok diye söylenirken, dünyanın bir tarafını sel fırtınaları, başka bir tarafını ise kar fırtınaları götürdü. Ama güzel ülkem adeta bir bahar havasında geçirdi kışı.

Her ne kadar kışımız bahar gibi geçmişse de bir başka olur bahar bayramı geldiğinde insanın içi. Kafasını çevirip çiçek açmaya başlayan ağaçları gördükçe heyecanlanır insan. 

Fakat bu yıl bu heyecan olmadı. En azından kendim adına bunu söyleyebilirim. İsmim bahar olduğu için her baharın gelişini aynı zamanda kendi doğumgünüm gibi düşünerek sevinmeme rağmen, ne bahar gibi geçen kışa ne de baharın gelişine sevinemedim bu yıl. Biraz içim açılsın diye, geçen yıl İlkbahar'da çektiğim fotoğraflardan birini paylaştım.


Öyle bir hale geldi ki güzel memleketim, dağlarına gelen baharı, güneşin coşkusunu içimize çekip yaşayamaz olduk. Baharın gelişini üzerimize çöken karanlık karşıladı bu yıl. Güneşin coşkusu, kırların yeşile dönüşü, ağaçların çiçek açışı, doğanın uyanışı  aydınlatamadı bu karanlığı.  İyice karardı içimiz, giderek daha da kararıyor yarın ne olacağımızı bilmiyor oluşumuzun verdiği belirsizlikle. 

Her karanlığın sonunda elbet bir aydınlık vardır, gecenin sonunda güneşin doğup sabah olması, gökyüzünün aydınlanması gibi. Ama o güneşin doğuşu henüz bize uzak gibi görünüyor. İşte bu beni ürkütüyor. Adeta savaş çıkartmak için uğraşan, gözünü iktidar hırsı ve kendinden olmayanlara karşı nefret bürümüş bir lider tarafından yönetilirken ülkem, ikiye bölündü gitti. Hem de sert çizgilerle bölündü. Öyle ki, iki tarafın da birbirine tahammülü, sevgisi, anlayışı kalmadı. Yani bir kibrit çakılsa iki taraf birbiriyle savaşacak sanki. İşte karanlık bu, korktuğum şey bu, içimi kemiren ve olmaması için, o kadar da karanlık olmaması için dua ettiğim şey bu. 

Analizlerini beğendiğim bikaç astrolog var (Kristin Demirci, Dinçer Güner, Didem Şarman), onların Türkiye ile ilgili analizlerini okuyorum sürekli ve hepsinin de ortak olarak söylediği şey, bizi daha da zorlu günlerin beklediği. Özet olarak aslında 2017 ye kadar Türkiye'ye ve dolayısı ile içinde yaşayan bizlere pek bir huzur yok gibi. 

Bu süreçte dileğim, kimsenin provokasyona gelmemesi. Zira bir kıvılcımla yer yerinden oynayabilir. Belli ki iktidardakilerin gözleri daha da kararacak, güç savaşı büyüyecek. Bizlerin mümkün olabildiğince sakin kalması gerekiyor. Savaş çığırtkanlığı atanlar varsın kendi içlerinde savaşsınlar. Biz izleyip dua edelim aydınlığa kavuşmak için.

Bir dileğim de her ne kadar imkansız gibi görünse de, kimsenin herhangi bir partiye veya gruba fanatiklikle bağlanmaması. Zira fanatizm, insanın gözünü kör, kulaklarını sağır eden bir olgu. Fanatizmin önüne geçebilecek yegane şey ise bilgi ve erdem. Bu da ancak daha çok okuyarak, daha çok öğrenerek, daha çok araştırarak, gözünü kulağını dört açıp dört bir yandan bilgiye ulaşarak ve düşünerek mümkün. 

Şu günlerde içinde bulunduğum ruh halini, tam olarak içimden aklımdan geçenleri John Lennon'un Imagine şarkısı çok güzel anlatıyor, o yüzden yazımı bitirirken bu şarkıyı paylaşmak istiyorum. Keşke artık hepimiz sussak, silahlar da sussa, sadece müzik konuşsa, şarkılar konuşsa... 


Aydınlık günlere kavuşmamız, doğanın uyanışını, baharın gelişini coşkuyla karşılayabilmemiz dileğiyle, sevgiler...

16 Şubat 2014 Pazar

ALMANYA'DA KÜÇÜK BİR ŞEHİR - BURGHAUSEN



 Bundan tam 3 yıl önce bir iş seyahati için gittiğimde tanıdığım küçücük minicik bir şehir Burghausen. Bir haftalık bir seyahat organize edilmişti gittiğim zaman fakat daha önceden aynı yere gidenler seyahati mümkün mertebe kısaltmam konusunda bana tavsiyeler veriyorlardı. Sebebi ise şehrin adeta bir kasaba ve çok sıkıcı bunaltıcı bir yer oluşu idi. 

Ne gitmeden önce ne de gittikten sonra hiçbir sıkıcılığını hissetmedim ben bu şehrin ya da kasabanın, siz hangisini derseniz deyin. Belki de sevimli bir ruhu olan küçük yerleri seviyorum ondandır. Yeter ki bir ruhu olsun gidilen yerin, her şekilde farklı bir keyif alınabilir bence. Ayrıca gitmeden önce bilmediğim ancak gittikten sonra farkettiğim farklı bir yanı daha vardı benim için özel olan ve burayı özel kılan. Bu yüzden benim için özel bir anısı olan bu şehire geç de olsa blogumda yer vermek istedim.

Başta da dediğim gibi çok küçük bir yer Burghausen. Almanya'nın Altötting denen bölgesine ait yaklaşık 17.000 nüfuslu bir şehir. Avusturya sınırında Salzach nehrinin kenarına kurulmuş şehrin en önemli yapısı ise Burghausen kalesi. 1.043 metre uzunluğu ile Avrupa'nın en uzun kalesi ünvanına sahip.

Şehir tam tamına Avusturya sınırında bulunuyor. Kıyısında bulunduğu Salzach Nehri boyunca biraz yürüyünce Avusturya topraklarına varıyorsunuz. Zaten Avusturya'nın ünlü şehirlerinden biri olan Salzburg buraya 50 kilometre kadar uzaklıkta bulunuyor. Yani olur da Salzburg'a gider ve farklı bir şehir daha görmek isterseniz birkaç saatliğine Burghausen'a uğrayıp, nehir kenarında yürüyüp, kaleyi gezebilirsiniz. Bu arada şimdi hatırlıyorum da ben gittiğim zaman her yer kar altındaydı ve ben karı çok severim. Bunun da etkisiyle ayrıca bir huzurlu gelmişti sanırım burası bana.

Bizim Türk insanının kasaba olarak küçümsediği bu küçük şehir her yıl Mart ayında bir hafta süren bir Caz festivaline ev sahipliği yapıyor. Caz haftası olarak adlandırılan ve bu yıl 45'incisi düzenlenecek olan etkinlik 25-30 Mart 2014 tarihlerinde gerçekleşecek. İlginizi çeker ve o tarihlerde bir Almanya-Avusturya seyahati planlarsanız bu etkinliği de ajandanıza ekleyebilirsiniz. Festival programı ve daha detaylı bilgi için www.jazzwoche.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

5 Şubat 2014 Çarşamba

"Gebersin Pezevenk"

Bugün hiç aklımdan çıkmadı bu söz.
 
Asıl düşündürücü olansa nereden aklıma geldiği, durup dururken gelecek değil ya.
 
Haziran 2013'de Eskişehir'de polisler tarafından dövülerek öldürülen 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz'ın davası görülüyordu geçtiğimiz gün malum. İşte bu söz bizzat Ali İsmail'e ithafen sarfedildi bir yakınım tarafından, yazılı olarak, sosyal medya mecralarından birinde. Gerekçe ise Ali İsmail'in ateist ve islam karşıtı olması.

Donakaldım okuduğum vakit. Üstelik bunun yanısıra başka ne hakaretler...

Beni düşündüren şey ise sadece bir kişinin bu söylemi Ali İsmail'e ya da başka birine ithafen yapmış olması değil. Sadece ülkemizde de değil, kimbilir dünya üzerinde kaç milyon(ya da milyar) insan başka bir insanın ölümünden veya çektiği acıdan keyif alıyor. Kimbilir kaç insan başka birinin "gebermesi" için dua ediyor. Yani insanlık  nefret, kin, öfke üzerine dua ediyor. 

Halbuki insanlığa örnek olması için yüzlerce, binlerce yıl önce yeryüzüne gelmiş olan insanlar bunun tam tersini söylemiyorlar mı? Herşeyin, hele ki dua gibi bir enerjinin tamamen saf bir sevgi ile yapılması gerekiyor mu? Örnek insan olmak, ruhumuzu olgunlaştırmak için kendimizi nefret, kin, öfke gibi olumsuz duygulardan arındırıp sevgiye yönelmemiz gerekiyor mu?

Dünya üzerinde 8 milyar insan yaşıyor ve bunun yaklaşık 1.5 milyarlık bölümü müslüman nüfusu. Bu durumda birleşip 6.5 milyarı "gebertmek" mi gerekiyor illa? Ya da "gebermeleri" için dua mı etmek lazım? Bu 6.5 milyar içinde açlıktan sefaletten kıvranan milyonlar, milyarlar var. Önce onların "gebermesi" için dua edelim madem, daha hızlı olur, zaten açlar(?) Onların "gebermesi" için dua edelim, ama bir yandan da Müslüman ülkelerde sefalet çekenler için ağlayalım, sızlanalım(?)
 
İnsan olma yolunda ilerlediğinizi mi düşünüyorsunuz siz gerçekten?  Sadece kendinden olana tahammül edebilen ve başkalarının yaşadığı acıdan keyif almak ne zaman insanlık oldu? Yazık ki o kıldığınız namazlar, yaptığınız tüm ibadetler  de olgunlaştıramıyor ruhunuzu. Zira ister beş ister on vakit namaz kıl, zihnine, kalbine nefret ektiğin sürece daha çoook yolun var bu yeryüzünde.
 
Ne ekiyorsa onu biçiyor insan. Nefret ektiğin sürece nefret biçmeye devam edeceksin. Sen birileri için "gebersin pezevenk" dedikçe başka birileri de senin için "gebersin pezevenk" diyecek. En kötü insanı gözümün önüne getirdiğimde bile bu sözü söylemiyorum ben. Çünkü biliyorum ki o da yaptığı kötülükleri nefretinden, öfkesinden, kininden yapıyor. Önünde sonunda arınması gereken olumsuz duygularından yani. Bense onun seçtiği şeyi seçmiyorum, çünkü biliyorum ki bu bir seçim, ben bu yüzden sevgiyi seçiyorum. İstiyorum ki herkes sevgi eksin şu dünyada, hayal gibi ama aslında çok kolay, hatta en kolay. Savaşmaktan daha kolay. Ne zaman ki insanlık bu bilince ulaşır, ancak o zaman daha huzurlu bir dünyamız olur üzerinde yaşanacak. Aksi takdirde cehennemi yaşamaya devam ederiz bu yeryüzünde.

4 Şubat 2014 Salı

LÜKSEMBURG

2 yılı aşkın bir süredir merkezi Lüksemburg'da olan bir firmada çalıştığım için sık sık gitmem gereken bir yer oldu Lüksemburg. Geçtiğimiz gün yine arkadaşımla konuşurken bir sonraki seyahat planım vesilesiyle bahsi geçti ve arkadaşım Lüksemburg'un ülke olduğunu o anki konuşmamız sırasında öğrendi ve çok şaşırdı. Ben de bunun üzerine böyle bir ülkenin varlığından haberi olmayan birçok insan olabileceğini düşünerek birkaç satır hakkında yazayım istedim.


Evet, Lüksemburg küçük de olsa bir ülke. Avrupa'nın batısında, Belçika, Fransa ve Almanya ile çevrili, yaklaşık 500.000 kadar nüfusu olan, küçük ama zengin bir ülke. Zenginliği şöyle ki, dünyadaki kişi başı milli gelir düzeyi en yüksek olan ülkelerin başında geliyor. Ayrıca dünyada düklükle yönetilen tek ülke.

Lüksemburg, konumu ve sağladığı vergi avantajları sebebiyle bugün Avrupa'nın bir nevi ticari merkezi olmuş durumda. Birçok büyük firmanın yönetim ofisinin Luxembourg'da yerleştiğini görebilirsiniz. Bu yüzden haftaiçi gün içerisinde ülkeye Belçika, Fransa ve Almanya'dan her gün 1 milyon civarında insan çalışmak için geliyor. Tabi ülkenin nüfusunun 500.000 olduğunu düşününce, her gün ekstradan gelen 1 milyon insanın oluşturduğu trafiği de hayal etmek pek zor olmasa gerek.

Her gün diğer komşu ülkelerden gelen insan sayısına dikkat edince, ülkenin kültür açısından ne kadar karışık bir yer olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Öyle ki, Almanca, Fransızca ve Lukemburgca olmak üzere 3 resmi dili mevcut ülkenin. Altı üstü 500.000 kişinin yaşadığı bir yerde üç resmi dil...Fakat benim gözlemlediğim Fransızca en çok konuşulan dil. Malum, Belçika ve Fransa'dan gelenler de zaten Fransızca konuştuğu için çoğunluk Fransızca konuşuyor. Bundan olsa gerek, restoranlarda ve birçok mekanda menüler hep Fransızca olarak geliyor. Ben de ne çok severim ya Fransızcayı(!). Neyse ki, çoğunluk aynı zamanda ingilizce'yi de rahat bir şekilde konuşuyor, o yüzden Fransızca bilmeyince de pek sıkıntı yaşanmıyor.

Çeşitli milletlerin gün içerisinde bir araya toplandığı bu küçük ülkede benim en çok dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden şey sanki kendine has bir kültürünün ya da ruhunun yok gibi oluşu. Normalde nereye gidersem gideyim, her şehrin kendine ait bir ruhunun olduğunu hissetmişimdir. Kimi şehrin ruhu cıvıl cıvıldır, kimisinin ruhu yorgundur, kiminin üzgündür kiminin mahsundur ama bir ruhu vardır. Fakat çok enteresan, ben bu ruhu ülkenin başkenti olan Luxembourg City'de bile hiçbir zaman hissedemedim. Adeta kendimi arafta gibi hissediyorum bu ülkeye her gidişimde. Benim gibi hisseden birkaç kişiye daha şahit oldum. O yüzden yalnız değilim biliyorum.

Ülkenin ticari portresinden dolayı pek bir turistik yanının olmadığını söyleyebilirim. Yani öyle ah gideyim de şu Lüksemburg'u da göreyim denebilecek bir yer değil bence. Ama diyelim ki iş için ya da başka bir şekilde yolunuz düştü, Luxembourg City içerisinde kalmanızı tavsiye ederim. Zira bunun haricinde kalacağınız her yer kasaba formatında olacaktır. Ya da yeşil bir arazinin üzerine konuşlanmış ve etrafında hiçbir şey olmayan bir otel olacaktır.

3 Şubat 2014 Pazartesi

2013 - 2014

Ne acayip seneydi 2013.
21 Aralık 2012'de dünyanın sonu gelecek diye beklerken insanlar, dolu dizgin geldi 2013 hızlandırılmış enerjisiyle. Rüzgar gibi hızlıca geldi, sildi, süpürdü hızlıca da gitti.

Ve geldi 2014, yeni bir yıl, yepyeni, enerjiler, umutlar, yeni hikayeler, yeni, hedefler.
Belli ki bu da dört nala bir yıl olacak. Baksanıza, bir ayı hızlıca geçip gitti bile.
Zaten Çin astrolojisine göre "at yılı" diyorlarmış bu yıla. Adından belli ya.
Dört nala koştura koştura geçecek bu yıl. Tabi koşturanlar biz olucaz.
Zaman bir yandan dört nala ilerlerken bizim de aynı hızla ilerlememiz gerekecek.
Yine değişim ve dönüşüm dolu bir yıl olacak hepimiz için, dünyamız için.
Dileyelim ki, hepimizin hayrına olsun. Mutlu, huzurlu, güzel bir sene olsun...