19 Kasım 2011 Cumartesi

Yasaklı Türküler

Sonunda bu da oldu. Sıra türkülere geldi. Onların da yasaklanması lazım birer birer...

Müzik bambaşka bir dünya, içine girmeyenin idrak edemeyeceği başka bir alem. Hele bizim müziğimiz, türkülerimiz, Anadolu'nun dört bir yanının farklı farklı kültürlerinin ezgilere yansımış hali...

Yıllarım bu ezgilerle doldu taştı. Bu türküler, ezgiler ekmek, su gibi oldu adeta, bir nevi yaşam kaynağı. Yeri geldi her şeyden vazgeçtim, onlardan vazgeçmedim. Zira onlarda bulduğum huzuru ve samimiyeti  hiçbir şeyde bulamadım.

Anadolu'nın dört bir yanı dağlıktır. Sıra sıra heybetli dağlar. Hayat dağlardadır. Bambaşka bir alemdir.orası. Havası, suyu öyle başkadır ki. Belki de bundandır, nice türküler yazılmış üzerine o dağ senin bu dağ benim...
Sonradan yapılan şarkılar da var tabi. Hepsini dinleyince, hele hele söyleyince, gitmiş kadar oluyorum kokusunu özlediğim o dağlara.

Velhasıl, memleketin dört bir yanı dağlıkken, uğruna yazılıp çizilip söylenen bütün ezgiler suç mudur be kardeşim? Konya Ovası'na mı ezgiler yapsaydık sürekli? Memlekette var 81 il, 81 birbirinden apayrı kültür. ve o kadar güzel ki bunca farklı kültürün tek bir ortak dille, müzikle hayat bulması. Ve bir o kadar da iğrenç ki, bu ezgilere hakaret edilmesi. 

Bırakın bari müzik özgür olsun. Bi rahat bırakın lütfen...

26 Ekim 2011 Çarşamba

Felaketler Ülkesi

Tam bir felaketler ve dengesizlikler ülkesinde yaşıyoruz.

Her gün bir felaket üstüne diğerinin haberi geliyor. İnsanın boğazı düğümleniyor. Ne söz söyleyecek hali kalıyor şaşkınlıktan, ne yazacak. Aslında söyleyecek çok fazla şey olduğu zaman susuyor bazen insan. Ben öyleyim işte. Kimi zaman boğazım düğümleniyor üzüntüden o yüzden susuyorum bir süre. Kimi zaman da söyleyeceklerimin bir anlamı olmadığını, boşuna nefesimi tüketmemem gerektiğini düşünüp sustuğum da oluyor.

Şu sıralar üzüntümden, şaşkınlıktan susuyorum. Duyduklarıma, izlediklerime çok üzülüyorum. İçim acıyor. Önce üst üste gelen şehit haberleri. Sonra kış mevsimi gelmişken ülkenin en soğuk bölgesini yıkıp yerle bir eden Van depremi. Biz buradan elimizden geldiğince yardım gönderiyoruz, para gönderiyoruz, şunu bunu gönderiyoruz, dua ediyoruz. Amma ve lakin bütün bu olanları yaşamak çok başka bir şey.

Bir annenin evladını kaybetmesinin tarifi yok, bunu o anneden başka kimse anlayamaz. Eminim o anne keşke deprem olsaydı da enkaz altında kalsaydım, sokaklarda soğukta kalsaydım ama evladım hayatta olsaydı diye yakınıyordur. Diğer yanda enkaz altından çocuğunun cesedini çıkaran başka bir anne de yine benzer şekilde ağıtlar yakıyordur. Tüm bu yaşanan felaketlerin içinde bire bir yer alan herkese sonsuz sabır ve güç diliyorum, diyecek başka bir şey de bulamıyorum.

Ülkenin bir kısmı felaketlerle sarsılıyor, bir kısmı da yaklaşan kurban bayramı tatilini nasıl değerlendireceğini düşünüyor. Şöyle bir araştırayım dedim. Yurt içindeki birçok lüks otel tamamen dolmuş durumda. Yurt dışı turları da son kontenjanlarını doldururken ateş pahası hale gelmiş durumda. Hiçbir halk eşit koşullarda yaşayamaz tabi ki bunu biliyorum ama bu kadar dengesizlik olabilir mi diye de düşünmeden edemiyorum...

8 Ekim 2011 Cumartesi

Şehr-i İstanbul

Taşı toprağı altın İstanbul,

Adına şarkılar, türküler yakılan İstanbul,

Uğruna kanlar dökülen İstanbul,

 Milyonların aşık olduğu şehr-i İstanbul,

Ama ben seni sevemedim be İstanbul...


30 yıllık doğma büyüme İstanbul'lu olup da bir insan nasıl bu kadar nefret edebilir bu şehirden?
Sevmemek, yorgun olmak, sıkılmak, bunalmak değil benimkisi. Direk bizzat nefret etmek kendisinden.

Bir şeyi çok sevdiğin zaman nasıl ki tam olarak sebep bulamıyorsan, nefret ederken de çok somut sebepler bulamayabiliyor insan. Sadece çok yoğun bir his bu. Sevgisini de nefretini de en derin yoğunlukta yaşayan bir boğa burcu kadınının içinde hissettiği yoğun bir tutsaklık hissi belki de. Evet evet, işte kilit kelime bu. Tutsaklık. Bu şehrin bana hissettirdiği en büyük duygu ""tutsaklık" hissi. Özgür olmayı engelleyen bir şeyler var adeta. Halbuki milyonlara göre en büyük özgürlük İstanbul. Yoksa kendini kandırıyor olmasın bu milyonlar?

Özgürlük anlayışı sinemaya gitmek, konserlere, lüks restorantlara gitmek olan bir çoğunluğun yanılgısı olabilir mi acaba bu özgürlük? Bütün bu aktiviteler ve koşuşturmacalar bütünün de kendini unutmuş, ruhunu unutmuş büyük bir çoğunluk...

Ben de bu yüzden İstanbul'dan kaçıp, kendi dünyama kapatmış olabilir miyim kendimi acaba? Kendimle, ruhumla daha çok bir arada olabilmek, ruhumun derinliklerine özgürce ulaşabilmek, gerçek huzuru yaşayabilmek için...

Ne zaman sevmeye çalışsam, daha çok nefret ettim hatta bu şehirden. Ne boğazında balık yemek, ne adalarında dolaşmak, ne vapuruna binmek keyif vermiyor, adeta daha çok bunaltıyor beni, çünkü bütün bu keyif verici şeyler anlamsız bir kalabalığın, kargaşanın içinde gerçekleşiyor. Anlam veremiyorum. Benim için anlaması çok zor. Ama şunu biliyorum ki, bundan keyif alan insanların tek bir sebebi var. Kendilerinden, iç dünyalarından kaçmak. Bu yüzdendir ki onlar için tek mutluluk kalabalığın içiğindeki her türlü aktiviteler bütünü haline gelmiş. Bir gün sinemaya gider, bir gün konsere, bir gün lüks restorantlardan birine ve bunları yaparken saatlerce trafik içinde kalarak küfreder, ama sonunda egosunu tatmin eder...

Bense sadece uzaktan seyrediyorum. Böylesi çok daha iyi. Bir süre sonra çok daha uzaklardan seyredicem. O zaman belki daha çok yazıp, daha çok atıp tutma imkanım da olur hakkında, şehr-i İstanbul'un ve içindekilerin...

23 Eylül 2011 Cuma

Sonbahar

İstanbul'da bir aydır yağmayan yağmurun kendini göstermesi ve yaz tatiline giren dizilerin yeni sezonlarının başlamasıyla birlikte anladım Sonbahar'ın geldiğini.

Vücudum benden önce anlıyor aslında mevsimin değiştiğini. Yaz biterbitmez başlıyor üzerimdeki ağırlık, tuhaf sancılar, yorgunluk, bitkinlik. Şimdi bir de başağrısı musallat oldu, o da 30. yaş hediyesi olsa gerek. Haftalardır ne bitmek başağrısıymış arkadaş, ne bilgisayara doğru dürüst bakabiliyorum, ne kafamı kaldırıp iki satır okuyabiliyorum, ne puzzle yapabiliyorum, böyle tuhaf bir hal. Neyse ki Eylül bitmeye yüztutmuşken, benim başağrıları da geçti şükür.


Yine de bu sonbahar biraz tuhaf sanki. Evrenin derinliklerinde ne oluyor ne bitiyor o kadarını bilemem, ama sanki tuhaf şeyler oluyormuş gibime geliyor. Sanki daha yoğun enerjiler. Zaman bile daha da hızlı ilerliyor sanki. Adeta dünya koştur koştur bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibi. Sanki kökten bir değişimin işaretlerini getirdi bu sonbahar bize. Yangınlar, patlamalar, savaşlar, afetler, tüm dünyayı çalkalayan ekonomik dalgalar, daha yoğun politik anlaşmazlıklar...bunlar genel olarak dünya üzerindeki portre. Diğer yandan bireysel olarak kendi hayatlarımızda da sanki bu portrelerin küçültülmüş halleri. Birden bire kopan ilişkiler, ardından birdenbire şekillenen yeni ilişkiler, yeni hayatlar, yeni işler, yoğun, hızlı değişimler.

Bu kadar şey olup bitiyorken, enerjiden oluşan şu bedenlerimiz nasıl etkilenmesin bu yoğun akımlardan? Herbirimizin etkilenme şekli ve şiddeti farklı olabilir, ama illaki etkileniyoruz. İster farkında olalım, ister olmayalım.

Velhasıl beni bu sonbahar fena çarptı. Her sonbahar'da sallanıyorum ama bu seferki biraz daha yoğun oldu. Şimdilik sarsıntı bitti gibi. Öyledir umarım. Yağan yağmurlarla birlikte ağırlık yapan, gereksiz olan, ihtiyacımız olmayan enerjiler de akıp gitsin, hafifleyelim, dengede kalalım...

Huzur ve sevgi dolu bir sonbahar dileğiyle...


29 Ağustos 2011 Pazartesi

İYİ BAYRAMLAR

Bu yıl Ramazan Bayramı'nın ilk günü, Zafer Bayramı'mızı kutladığımız 30 Ağustos'ta kutlanacak. Bir nevi çifte bayram.

Hatta üçüncü bir bayram daha var diyebiliriz. Malum bu yıl 9 günlük tatil oldu aynı zamanda. İşlerinden bir türlü izin alamayan, ya da doğru düzgün tatil yapamayan birçok insan için ekstra bir bayram oldu bu tatil. Hatta yollarda iki gün boyunca uzun kuyruklar yaşandı, herkes bir yerlere gitti. Öncelikle tatil yapanlara güzel bir tatil, kazasız belasız dönüşler diliyorum. Lütfen yollar kan gölü olmasın.

Ben bir yere gitmedim. Daha geçtiğimiz ay çok uzun bir tatil yaptığımdan olsa gerek, tatile de yolculuğa da doymuşum. Ailem Sivas'ta, aslında oraya gidebilirdim, ama kedimi yalnız bırakıp oraya gitmeye de gönlüm razı gelmedi. Velhasıl, kedimle başbaşa son iftarımızı yapıcaz, sonra da bayram günü klasik akraba, eş dost ziyaretleri ile geçecek.


30 Ağustos sabahı her yıl olduğu gibi Zafer Bayramımız törenlerle kutlanacak. Ben de oturup televizyondan bu törenleri izleyeceğim önce. Özellikle şu uçak gösterilerini izlemeyi çok seviyorum. Bir yandan da marşlar çalarken, ne yalan söyliyim bazen çok duygulanıyorum gözlerim doluyor.

Bize bu özgürlüğü bıraktığı için, bu bayramları yaşattığı için ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'e binlerce kere şükürler olsun. Gerçi son günlerde pek zafer ortamı kalmadı ülkemizde. Her gün başka bir acı haber, gözyaşı geliyor bir yerlerden.   Diyecek bir şey yok. Memleketi yönetenlerin gözü kör değil, görüyorlar elbet. Ama nasıl oluyorsa çözemiyorlar...

Herşeye rağmen, bu topraklarda ne yaşıyorsak, hiçbirini yaşayamıyor olabilirdik. Ata'mıza şükürler olsun ve Zafer Bayramımız kutlu olsun.

Tatil yapanlara huzur dolu bir tatil olsun.

Evinde kalanlara da, büyüklerin ellerinin öpüldüğü, şekerlerin, çikolataların, baklavaların, zeytinyağlı dolmaların sağlığı bozmayacak bir ayarda yendiği, mutlu bir bayram olsun.

Hepimize İyi Bayramlar...

Ramazan'ın Sonu

Her yıl Ramazan ayı başladığında, koskoca bir ay nasıl geçecek diye düşünürüm bir an. Ama her seferinde de aynı şey olur, bir bakmışım ki bir ay gelmiş geçmiş, bayram kapıya dayanmış. Yine aynısı oldu ve Ramazan'ın son günü geldi.

Oldum olası Ramazan'ları severim. Oruç tutup, bedeni esir alan arzulardan arınıp, ruhun derinliğine inmek, ruhla bedeni tam anlamıyla buluşturmak...

Sadece İslam'da değil bütün dinlerde bulunan ama farklı şekillerde uygulanan orucun temel amacı bu aslında. Bedenin arzularını bedene unutturmak, aslında bedenin bir hiç olduğunu hatırlamak ve bu hiçliği daima akılda tutmak. Zira Mevlana'nın da dediği gibi "Varlık hiçlikle başlar"...

Dilerim ki, bir ruhumuz olduğuna inananlar bunu sadece oruç dönemlerinde değil, her daim hatırlayıp bedenlerine ruhlarının ışığı altında tertemiz, güzel hayatlar yaşatsınlar.

Bu temiz, güzel ayda ettiğimiz tüm iyi niyetli duaların kabul olması dileğiyle, nice Ramazanlara...

28 Ağustos 2011 Pazar

Aşk

Aşk acayip bişey.

Bence sadece hissedilebilir. Anlatılması imkansız ve anlatmaya çabalamak gereksiz. Sessizliğin içinde iki kişinin gözlerine baktığında, nefeslerini duyduğunda, ufacık bir dokunuşta hissettikleri şiddetli duygu. Gözlerinin içinde kaybolup gitmek, herşeyi bulmak, bütün hayatın anlamını bulmak, eksiklikten kurtulup, bütün olduğunu hissetmek...

Neil Sadaka yıllar önce söylediği bu şarkıda, o kadar basit ve o kadar saf bir şekilde dile getirmiş ki bunu, aşık olmayan bir insan bile bu melodiyle, bu sözlerle, bir de Neil Sadaka'nın tatlı sesiyle birlikte o duyguları yaşıyor. Hatta kimi zaman kalkıp dans etmek bile istiyor.

Tüm aşıklara, ya da aşık olmayan ama yürekleri hep aşk için çarpanlara, aşkı arayanlara gelsin bu şarkı.




Değişim

"İnsan 7'sinde ne ise, 70'inde de o'dur."

Ne kadar güzel ve doğru bir atasözüdür bu. Ama bu atasözündeki kasıt, insanın karakteristik özellikleridir. Şöyle bir kendimize, çevremize bakıp ele aldığımızda hemen onaylarız zaten bu atasözünü.

-İnatçı
-Huysuz
-Yumuşak huylı
-Obur
-İştahsız
-Dik kafalı
-Tutumlu
-Savurgan
-Bencil
-Sencil
...

İnsan 7'sinde bu özelliklerden hangisine sahipse, 70'ine kadar bu özelliklerin sınırlarında yaşayıp gidiyor hayatını.

İyi güzel anladık, karakter hep aynı, hep bizimle. Ama bu insan denen şey, her saniye herbişeyin değişip yerinden oynadığı bu dünyada nasıl ayakta kalıyor?

Ayakta kalıyor...Çünkü değişiyor...

Çünkü öğreniyor...her gün yeni bir şey öğreniyor...değişiyor.
Deneyimliyor...her gün yeni bir şey deneyimliyor...tekrar öğreniyor.
Ve her deneyimden sonra başka bir insan oluyor. Bazı deneyimler olgunlaştırıyor, bazı deneyimler çocuklaştırıyor mesela. Her istediğinin yapıldığı, el bebek gül bebek misali şımartılan bir ilişkiyi deneyimleyen kadın veya erkek her kimse, biraz da şımartılmanın etkisiyle çocuklaşıyor. Bir çocuk ne kadar bilinçsizse, o kadar bilincini kaybedebiliyor. Veya tamtersi, bir ilişkide sürekli verici rolünü oynayan bir kadın veya erkek, gün geçtikçe daha da kaybediyor çocukluğunu, olgun, ağır bir insan oluyor. Hatta bazen arkadaşlara karşı da aynı roller benimseniyor. Kimisi şımarık bir rol benimsiyor, hep kendi beklentilerinin olmasını isteyen; kimisi verici rolü benimsiyor, hep vermesi gereken, koşması gereken. Bunlara bağlı olarak insan yine değiişiyor. Zaman içerisinde, insanlara nasıl davranması gerektiğini öğreniyor, ya da öğrenmeye çalışıyor en azından. Öğrendikçe değişiyor.

Ya da bir gün bir bakıyor,  saçmasapan bir hastalık musallat oluyor. O güne kadar yorulmak nedir bilmeyen bir insan belki. Ama artık yoruluyor. Hem de çok yoruluyor. Eskiden sürekli koşuşturan biriyken, artık bol bol dinlenmesi gerekiyor. Dinlendiği süreçte düşünüyor, okuyor, izliyor, öğreniyor. Çevresine bakıyor, kim var kim yok. Kim yanında, kim değil. Yanında olanlara da olmayanlara da tutumu değişiyor. En önemlisi hayata karşı tutumu değişiyor. Kendine karşı tutumu değişiyor. Adeta yönü değişiyor. Eskiden olduğu gibi yine inatçı belki, yine obur, yine tezcanlı belki. Ama bu karakter özelliklerinin hepsini, artık başka bir yöne taşıdığı hayatında yaşıyor. Belki de bambaşka yerlerde, bambaşka insanlarla. Sınırı yok değişimin.

Bir anlık kararla insanlar okullarını, mesleklerini bırakıp bambaşka yönlerde yürümeye başlıyor. Bazen içlerinden gelen çok büyük bir istek bunu yaptırıyor, bazen de yaptıkları şeye duydukları nefret, yaşadıkları sıkıntılar canlarına tak etme noktasına getirip bunu yaptırıyor. Sonuçta bambaşka bir hayat başlıyor.

Dünya dönüyor, dünya değişiyor, renkler değişiyor, çevre değişiyor, koşullar değişiyor, zevkler değişiyor, alışkanlıklar değişiyor, tutumlar değişiyor, beklentiler değişiyor, arzular değişiyor, hayaller değişiyor...herşey değişiyor. Dilerim ki güzel bir dünya yaşansın ve güzel değişimler yaşansın...


25 Ağustos 2011 Perşembe

Düşler...


Geçtikçe şu günler

Anladıkça hayatı

Birçok şeyin değeri

Küçüldükçe küçülür
 
...
 
 
 
 
 


22 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir kedi...

Kimileri kediye nankör der, kimisi kediden özellikle nefret eder...

Benimse hayatım boyunca en vefalı dostlarım kedilerim oldu. Ne sağlığımda, ne hastalığımda, ne üzüntümde, ne sevincimde yalnız bırakmadılar beni. Hele hele son 4 yıldır hayatımda olan bir tanesi var ki...o benim canım, arkadaşım, dostum, oğlum, eğlencem, neşem, can yoldaşım.

Hayatımın en boktan günlerini yaşarken, bir parça bana can olur diyerek evdekileri zar zor ikna etmemle oğlumu eve getirmem bir oldu. Ve o gün bu gün, adını "Can" koyduğum bu dünya tatlısı oğlan bana can yoldaşı oldu.


Kediler çok enteresan varlıklar. Hayvan demiyorum özellikle, zira bazen içlerinde küçük birer insan gizlenmiş de bizi seyrediyor gibi hissediyorum. Ayrıca hepsi insanlar gibi farklı farklı karakterlere sahip. ve çok ilginç bir şey var gözlemlediğim, benzer karakterdeki kediler ve sahipler bir şekilde birbirlerini buluyor ve birlikte yaşıyorlar. Eğer karakterler uyuşmuyorsa, bir şekilde o kedi o evden bir süre sonra ya uzaklaşıyor, ya uzaklaştırılıyor, yerine evin sahibinin karakterine uygun bir kedi mutlaka geliyor. Enerji yasası mı desem, çekim yasası mı desem bilemiyorum, ama gizemli bir olay var bu kedilerde, çok özel hayvanlar, bu yüzden diyorum ya enteresan varlıklar... 

Bir kedi için en önemli şey güven duygusu. Hani bizim insanlar olarak pek vermeyi beceremediğimiz. Kendimiz güven vermeyi beceremediğimiz yetmezmiş gibi, sadece güven isteyen varlıkları nankör ilan ederiz. Neyse efendim, kedicikler güven duymadan yaşayamazlar. Bulundukları ortama, sahibine, evindeki en küçük eşyaya varana kadar herşeyi tanıyıp sindirip bir tehlike olmadığını anladıktan sonra ancak güven duyabilirler. Dolayısıyla bu bir süre gerektirir. Ve yine dolayısıyla en ufak bir değişiklikte kedinin güven duygusu kaybolduğundan kedi de kendini kaybeder. Kendini kaybettiği için de bırak sahibini tanımayı, gözü dünyayı bile görmez hayvancağızın.


Benim muzur canımı örnek vermek istiyorum. Kendisi şimdiye kadar beslediğim en sevgi dolu kedi. En cana yakın. Bazı kediler eve gelen giden oldumu saklanırlar bir köşeye çıkmazlar. Benimkisi tam tersine, acaba hangisinin ayağını koklasam, hangisine kendimi sevdirsem, Allah'ım hangisi benle oynar acaba diye deli divane olur insanların tepelerinde bile dolaşabilir ve ne yapar yapar kendini sevdirir :) E tabi bu sevimliliğinin yanında yaramazlıkları da var oğlumuzun, ama onları gözümüz görmüyor çok sevdiğimiz için :)) Ama bu sevimli oğlan gelgelelim ki evde en ufak bir tadilat olsun, en küçüğünden yeni bir eşya alınsın, en hızlısından bir temizlik yapılsın, kendini kaybediyor. Sanırsınızki Can gidiyor, yerine bambaşka bir hayvan geliyor. Ciddi ciddi hastalanıyor. Hatta temizlik veya tadilat her neyse artık, uzun süren birşey ise, gerçekten hasta oluyor ve bir süre sonra kusmaya başlıyor. Yüzümüze bakmıyor. Yanımıza gelmiyor. O neşe dolu oğlan gidiyor, gudubet bir herif geliyor. Ama ev düzene oturup, Can herşeyi güvenli hissetmeye başladığı zaman değmeyin keyfine. Hasta olup 1 hafta yataktan çıkmasam, o da benimle beraber yatıyor, kalkıp oyun bile oynamıyor ben hastayken.

Velhasıl kedilere nankördür deyip bilip bilmeden günahlarını almayın. Kedinin doğasını kabullenmek önemli olan ve onlara ihtiyaç duydukları güvenli, sevgi dolu ortamı sunmak. Keşke insanlar da onlar kadar duyarlı ve vefalı olabilseler...



21 Ağustos 2011 Pazar

30 Yaş

Aslında epey oldu 30 yaşımı dolduralı, yani epey derken 3-4 ay arası birşey sadece:) Ama daha yeni yeni sindiriyorum, yeni yeni farkına varıyorum sanırım. Hoş öyle bişey de olmuyor zaten 30 yaşını doldurunca ama malum vardır ya hani öyle bir limit. Daha doğrusu varmış, ben yeni öğrendim, etrafımdaki harala gürele telaş içindeki insanları seyre dalmışken.

Meğer insanların 30 yaşına gelene kadar tamamlamış olmayı planladıkları hedefleri varmış, hatta hedefler listesi. İş hayatında hedefleri, planları anlıyorum ama, insan kendi hayatını nasıl sayısal hesap yapar gibi günü gününe planlayabilir ki? O planlar ters teperse nasıl bir hayal kırıklığı olur, nasıl üstesinden gelinir kırık parçaların?

Birkaç ay önce bir arkadaşımla yurtdışı seyahatinden dönüşünün ertesinde görüştük ve derin bir oh çekti. "Hele şükür 30'uma gelmeden yapmam gereken herşeyi yaptım" dedi. Yapması gereken bu şeylerin ne olduğunu sordum: "Evlenmek, çocuk doğurmak, yurt dışı gezisi yapmak" dedi. "Peki mutlu musun?" diye sordum. "Hayır" dedi.



Belki de kendini 30 yaş limitine öyle bir şartlamıştı ki, karşısına çıkan ilk adamla evlendi. 5 yıl sonrasında oturup baktığında ise elde sadece pişmanlık, doyuma ulaşmamış yüzlerce duygu, keşfedilmemiş yüzlerce deneyim kaldı. Aklı dışarda, ruhu dışarda, tadılmamış deneyimlerin merakı zihinlerde. Tabi bu kadar tilki insanın zihnini kurcalarken mutlu olmak ne mümkün.

Yaşımız, hedeflerimiz, hayal kırıklıklarımız, limitlerimiz, olmazsa olmazlarımız, bir an önce olsun telaşımız....hepsi egomuzun oyunu...ah bir barışabilsek onunla.

30 yaşında olsak ne olacak, 40 yaşında olsak ne olacak? Tek fark bedenimizin biraz daha yıpranmış olması. Peki ya ruhumuz? Aslında bu kadar mutsuzlukların temel sebebi, yavaş yavaş hepimizin ruhlarını unutmuş olması. Hatta tabir-i caizse, birer ruhsuzlar ordusu haline gelmemiz. Herşeyin yalnızca görev ve gereklilik çerçevesinde yapılması gerektiğini düşünen bir beden ve unutulan bir ruh.

Hepimiz taşıdığımız bedenlerde ruhumuzun deneyimlemesi gereken sınavları yerine getirmesi için yaşıyoruz aslında. Kimisinin deneyimi annelik, kiminin babalık, kimisinin hastalıklı ilişkiler, kimisinin parasızlık, kimisinin hastalık....ve eğer bir deneyimi ruhumuza bu bedende yaşatmamız gerekiyorsa ister 30 yaş olsun ister 20 yaş ister 40 yaş farketmez, illaki o deneyim yaşanır.

Bu yüzdendir ki en güzeli, kendimizi biraz olsun hayatın akışına bırakabilmek. Azıcık hırslardan arınıp, limitleri bir kenaya koyup şu anda yaşadığımız anı daha güzel yaşamanın derdinde olmak, dış dünyanın sesi yerine ruhumuzun sesini dinlemek, biraz olsun teslim olmak, bedenimizin kaç yaşında olduğunun bir önemi yok. Olması gerekenler yolunu bulup bir şekilde oluyor zaten...


19 Ağustos 2011 Cuma

Blogger'ın "N" leri

Blog yazarları arasında kısa süreli bir çalışma başlamış. Herkes kendi N'lerini belirliyor ve sürenin sonunda blogger'ın "N" leri seçiliyor. Bu seçim nasıl yapılacak bilmiyorum tam olarak ama sevgili crazywoman bana da kendi N'lerimi belirlemem için görev verdi, malum benim de boynum kıldan ince, hemen yazıyorum.

İşte benim "N" lerim:

En İyi Tasarıma Sahip Blogger : Cep Aynası

En Güncel Blogger : Deep, Cep Aynası

En Çok kendini anlatan blogger : Çello Çalan Kedi, Mia Wallace

En Akıcı Yazan Blogger : ronizeryan, Crazywoman, Çello Çalan Kedi

En Çok Güldüren Blogger : Crazywoman
(Beni bitek rosemary güldürüyor, varlığı yetiyor gülümsemem için)

En Aşık Blogger : Begonvilli ev, Mia Wallace, Holywitch

En Çok Eleştiren Blogger : Holywitch

En Çok Bilgilendiren Blogger : Begonvilli Ev
 
 
PS: Bir de birincises'in ricası üzerine yazıların sonuna eklememiz gereken bir not var, aynen kopyalayıp yapıştırıyorum.
 
Her türlü soru, istek ve şikayetlerinizi birinceses@gmail.com adresine mail olarak atabilirsiniz. Ayrıca soru sormak için Formspring hesabımı, kısa yorumlarınız için deTwitter hesabımı kullanabilirsiniz. Mim ay sonuna kadar devam edecek ve bayramın ilk günü Blogger N'lerini seçmiş olacak. (Bu kısmı yazdığınız yazıların altına kopyalarsanız çok memnun olurum.)
 
 
Herkese kolay gelsin!
 
 
 
 

Mimler de Olmasa Vay Halimize

Hayatımın en tembel dönemini geçirdiğim şu günlerde bloguma da uğramıyorum malesef. Sağolsun dostlar arada bir mimliyor, ben de bir zahmet kılımı kıpırdatmaya başlıyorum.

Yazılarını beğenerek takip ettiğim sevgili tunes beni mimlemiş. Mimin konusu şöyle:
"Çok beğendiğiniz, izlemekten asla sıkılmayacağınızı düşündüğünüz 3 filmi, neden bu kadar beğendiğinizi de açıklayarak yazın''

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Film hastası bir insan değilim. Çok uzun bir süre sinemaya gitmeden yaşayabilirim ve eksikliğini de hissetmem. Örneğin tam 1 sene olmuş en son sinemaya gideli, hatta Inception'dı sinemada en son izlediğim film :) Şu anda mesela biriniz beni arasanız deseniz ki "haydi springoss gel senlen sinemaya gidek" ben muhtemelen nazlanırım, eğer mümkünse bişeyler yiyip içip sohbet etmeyi veya denize karşı bir yerde oturup doğayı seyretmeyi tercih ederim. Arasıra çok güzel yapımlar geldikçe de tek başıma dahi olsam gider izlerim, orası da ayrı mevzu.

Çok fazla filme gerek duymayışımın nedenlerinden biri de aslında bir filmi sevdiğim zaman o filmi defalarca izleyebilme kabiliyetine sahip olmam. Kabiliyetsizlik midir, kabiliyet midir onu bilemem tabi. Zira bir filmi izleyince çoğu sahnesini unutuyorum ve sonraki izleyişlerimde sanki ilk defa izlemiş gibi olabiliyorum :)
Ama genelde defalarca üstüste sıkılmadan izlediğim filmler ise beni güldüren, rahatlatan, eğlendiren filmler oluyor. Eğer bir filmde beni güldürdüyse, o filmi 50 kere de olsa sıkılmadan izleyebilirim. Çok severek izlediğim psikolojik filmler de oluyor, ama açıkçası onları 50 defa izleyemem, 30-40 defa belki :) Ancak komedi filmlerini üstüste sıkılmadan izleyebilirim. Bu filmler arasından üç tane seçmem gerekirse, sıralamam şöyle olur efendim:

1 numero: Herşey çok güzel olacak
Cem Yılmaz ve Mazhar Alanson'un oynadığı bu filmi kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum bile. Bugün getirin önüme yine izlerim, yine gülerim. Zaten Cem Yılmaz'ı gördüğüm her yerde gülerim, bu filmde Mazhar'la aralarındaki ilişki ve Mazhar'ın mükemmel sesiyle birlikte oyunculuğu da eklenince, hergün izlesem yine sıkılmam.

2 numero: Hababam Sınıfı
Kimse tutup da bu listeye bu filmi yazmaz herhalde ama tutamadım kendimi. Çocukluğumuzdan beri kaç kere yayınlamışlardır bu filmi televizyonda acaba? Yine televizyonda kanalları değiştirirken karşımıza çıktığında şöyle bir gözatarız hababam sınıfına. Ben se oturur baştan sona izlerim büyük bir keyifle. 30 senedir izliyorum sıkılmadım. Bu saatten sonra da sıkılmam herhalde :)

3 numero: Organize İşler
Bu filmde bir replik var. "Araba nerde, müşteride, para nerde, yarın verecek, araba nerde..." diye devam eden. Hah işte bu replik sevdirdi bu filmi bana ve çok güldüm. O gün bugün izliyorum, sıkılmıyorum, ve hep gülüyorum :)

E bari ben de mimleyeyim biraz, sizi gidi mimlenesiceler sizi :)


Hadi bakalım gençler pamuk eller yazı yazsın...

Sevgiler...

 

23 Haziran 2011 Perşembe

Mim Var Dediler Geldim :)

Sevgili crazywomanrosemary gelirayak beni mimlemiş. Cinli minli bir mim. Şöyle ki;

Lambadan çıkan bir cin.;

 
" Dile Benden Ne Dilersen Sahip " dese, bir tek dilek hakkınız ve düşünmek için de 1 saatiniz olsa;
 
1) Ne Yaparsınız ?
 
2) Ne Dilersiniz ?
 
3) Dileğinizi Seçmeniz Kolay Olur Mu ?
 

 
Hemen cevap veriyorum sayın seyirciler :)
 
1) "Oley be sonunda geldin! " derim sevgili cin kardeşimize.
 
2) Bir tanecik dileğim var zaten sürekli dilediğim, kendisinden hemen bu dileğimi gerçekleştirmesini dilerim. Ama dileğimi buraya yazamam. Çünkü dilekler kimseye söylenmez, söyleyince gerçekleşmez demişti zamanında büyüklerimiz!
 
3) Dileğimi seçmem tabiki kolay, çünkü zaten belli. Her vakit diliyorum kendisini itina ile. Artık cinlere mi ulaşır perilere mi bilemem orasını. Benden dilemesi. İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü.. :o)
 
 
Malum uzun zamandır burada yoktum. Bu vesile ile ben de bütün blogdaşlarımı, bütün seyircilerimi mimliyorum. Canı isteyen yapsın, mimlesin, dileğini dilesin, istemeyen dilemesin, canı ne istiyorsa onu yapsın :o)
 
Hadi bakalım herkese kolay gelsin. ;)
 
Sevgiler...

21 Haziran 2011 Salı

Mucizeler

Artık ne hasta olmak, ne hasta görmek, ne de hastane görmek istemiyorum. Ve içimden bir his artık dönüm noktasında olduğumu, hayatımda hastalıklı olan(ruhsal veya fiziksel) her ne varsa iyileşmek üzere olduğunu, yepyeni, tertemiz, huzur dolu bir hayatın, mucizelerin beni beklediğini söylüyor. En azından ben buna inanmayı seçiyorum. Ve öyle de oluyor. Mucizelere inandıkça, küçük büyük farketmeden mucizeleri etrafımda görmeye başlıyorum. Bu mucizelerin detayını da kendime saklayayım. Sır.

Bir konudaki inancım ve hevesim bittiği vakit geri adım atmam neredeyse imkansız oluyor. Blogger sayfaları kapatıldığı zaman aynı heves kaçması olayını da blogumda yaşadım. Birdenbire soğudum. Elim blogumu açmaz oldu. Sevgili crazywomenrosemary olmasa daha da açmazdım ya neyse. Sağolsun hiç unutmadı beni, hep halimi hatırımı sordu vefalı kardeşim, sağolsun varolsun, hayatı güzelliklerle dolsun.

Hayatım boyunca sağlıkla çok uğraştım, hastanelerde çok koşturdum, kimi zaman kendim için, kimi zaman sevdiklerim için. Şu son yıllar da bol miktarda hastanelerde koşturduğum yıllar oldu. Ve en sonunda pilim bitti. Çok yoruldum, çok sıkıldım çok. İsyan etmiyorum, şükürler olsun ki o kadar koşturmacaya değdi, artık herşey daha iyiye doğru gidiyor. Hem kendim için, hem sevdiklerim için. Ama insanız nihayetinde, bazen içimdeki şeytan açığa çıkıyor ve neden bu kadar ağır deneyimler, neden ben diye soruveriyor, sonra hemen susturup gönderiyorum o şeytanı. Yapacak birşey yok malesef, üç günlük dünyadayız ve hepimiz başka bir deneyimin resmini çizip, senaryosunu yazıp oynamak için geldik buraya. Üç gün sonra da gideceğiz.

Evet içimdeki ses artık bir dönüm noktasında olduğumu söylüyor. Belki de bu zamana kadar ödenen bedellerin bir karşılığı olarak biraz huzur, biraz neşe olacaktır. Ama kesin olan bir şey var ki, çok hızlı bir şekilde değişiyor herşey. Herşeyin anlamı zihnimde daha güzel şekilleniyor ve yerli yerine oturuyor. Adımlarım daha sağlam, daha kararlı. Ne istediğim ve ne istemediğim, niyetlerim, kararlarım hepsi belli. Geriye sadece onları hayata geçirmek için birkaç mucize yardımı. Onlar da geliyor yavaş yavaş. Geldikçe yüzüm gülüyor. Şükürler olsun...



16 Mart 2011 Çarşamba

IMAGINE

Sevgili(!) memleketimizde bir süredir Blogger'a uygulanan sansürün de etkisiyle bloguma uğramıyorum bile ne zamandır. En son yazdığım yazıma şöyle bir baktım da, ne de güzel isabet olmuş. Böyle yasakları gördükçe daha da depreşiyor insanın gitme isteği.
Uzun zaman sonrasında bloguma girmeyi bir deniyeyim dedim, baktım girebiliyorum çok şaşırdım, "yasak kalkmış hemen vay anasını" dedim kendi kendime sevindirik oldum hatta(nelere sevinir olduk hale bak). Ama sonradan fark ettim ki Türkiye'de değilim ki ben!!!
Velhasıl yasakların, ayıpların, günahların bol olduğu, bedellerin bol bol ödendiği bir ülkede yaşamak ne kadar zor geliyor ne kadar ağır geliyor insana bir yerden sonra. Hele yaş ilerledikçe, harcanan emekler biriktikçe ve şöyle bir dönüp baktığınızda elinizde koskoca bir hiç gördüğünüzde daha ağır geliyor. Her gidişinde "bu sefer dönmeyeyim artık" diyor. Etafta mutlu insanları, yasakların olmadığı sokakları gördükçe daha da depreşiyor özgürlük isteği, huzur isteği...ve bir de John Lehnon'un şarkısını daha bir dinler oluyor...
Sahi ya kim oluyor bu zat-ı muhterem?

Kim nereye gidiyor?
Ne özgürlüğü?
Kim bu özgür olmak isteyen?
Özgürlük diye inleyen?

Ben oluyorum efendim.
Ta kendisiyim hem de.

Hazır blogger'a erişimim varken hatta o kadar özgür olmak istiyorum ki, küfürler yağdırmak istiyorum buradan binlerce kere...

Özgürlük olsun istyorum. Sonsuz huzur olsun istiyorum. Sınırlar olmasın, ayrılıklar gayrılıklar, engeller, pislikler olmasın istiyorum.

Ne çok şey istiyorum değil mi? İyisimi John Lehnon dinleyeyim, onun şarkısındaki dünyayı hayallerimde yaşayayım...



12 Şubat 2011 Cumartesi

Başka Türlü Bir Şey

Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne de buluta, burası gibi değil gideceğim memleket, denizi ayrı deniz, havası ayrı hava...

Böyle işte. Bir tuhaf haller içerisindeyim uzun zamandır. Ne buralardayım, ne çok uzaklarda. Ben de bilmiyorum nerelerdeyim. Yazmıyorum, sayfalar dolusu yazmaktan korktuğum için belki. Zira yazacak çok şey var, anlatılacak çok şey var, ama yazmıyorum. Üstünü örtüyorum, geçiştiriyorum. Güzel şeyler hissedip güzel şeyler yazmak istiyorum çoğu zaman.  Ama yapmıyorum. Kaçıyorum. Tamamen kaçmak, tamamen gitmek istiyorum. Temelli gitmek, sadece gitmek istiyorum. Uzun yıllardır istediğim şeydi gitmek. Kısa kısa gidiş gelişler yaptıkça daha çok arttı isteğim. Tutamıyorum kendimi. Nedir bu yoğun istek, sonu ne olacak bilmiyorum. Ama gidince bütün huzuruma kavuşacakmışım, ihtiyacım olan, arzuladığım gerçek huzura, gerçek mutluluğa, insanca yaşanacak hayata kavuşacakmışım gibi geliyor.

Velhasıl dostlar, gitmek istiyorum. Nereye, nasıl, ne şekilde bilmiyorum. Sadece gitmek..Hiç dönmemek...




23 Ocak 2011 Pazar

Pazar Sabahı

Bazı zamanlar vardır, yapacak çok ama çok fazla şey vardır, ama o kadar yoğunsunuzdur ki hiçbirini yapabilecek zamanınız yoktur. Bazı zamanlar da o kadar çok boş zamanınız vardır, ama yapmak istediğiniz şeylerde bir aksilik vardır bir türlü yapamazsınız yine. Ne bileyim işte öyle bir şey. Ne dediğimi ben de pek bilmiyorum şu Pazar sabahında. Pardon öğlen olmuş, ama uykuya hasret kalmış bir insan olarak hala sabah olarak kabul ediyorum, hatta birazdan yine uyuyacağım, mümkünse bütün günü üzerimde pijamalarla miskin miskin uyuklayarak geçireceğim.

Neyse efendim ne diyorduk, gene dağıttım ben konuyu bıdı bıdı yaparken. Diyordum ki işte zaman yetmiyor. Bazen de zaman oluyor güç yetmiyor, şans yetmiyor, öyle bir şeyler. Velhasıl bana kendimi bildim bileli zaman yetmiyor. Yapacak çok şey var, ama yeterli zaman yok. Belki de ben çok fazla şey yapmak istediğim için böyledir bilemiyorum orasını artık.

Ben kendimce şöyle bir hesap yaptım. benim istediğim şeyleri yapabilmem için günlerin en az 40 saat olması gerekiyor. En az diyorum. Ve özellikle belirtiyorum ki, istediğim şeyleri yapabilmek için. Bi kere bunun 10 saati uyku olmalı. Günde en az10 saat uyumak istiyorum, daha fazla da olabilir hiç itiraz etmem. 14-15 saat de iş için gidince, zaten 25 saat dolmuş oluyor. Kaldı geriye 15 saat. 2 saati spora, 2 saati müziğe, 2-3 saati evimde benden ilgi bekleyen kediciğime ve aileme, 2-3 saati en güzel yemekleri yapmaya ve afiyetle yemeye, 2-3 saati arkadaşa, eşe, dosta ayırdın mı geriye bir şey kalmıyor zaten. Bir de tabi evin bakımı, kendi bakımımız için harcanması gereken zamanlar ve enerjiler var, bu konulara hiç değinmek bile istemiyorum.



Bazı zamanlar da var ki, örneğin bazı Pazar günlerinde olduğu gibi, koskoca bir günde insan hiçbir şey yapmak istemiyor yahu. Şu kasvetli Pazar sabahında(ısrarla sabah diyorum), yapmak istediğim, beni en mutlu eden şey, bir yanımda kaloriferin sıcaklığının üzerine oturmuş perdesi yarı açık pencereden dışarıya bakıp ara ara da beni kesen sevgi dolu kediciğim, bir yanda en sevdiğim müziklerin çaldığı tek alet olan sevgili bilgisayarım, bir yanda bana şu hayatta en büyük keyfi veren sevgili kahvem, bir yanda pijamalarıyla, çoraplarıyla, tepeden topladığı uzaylı zekiye kıvamındaki saçlarıyla, miskin gözleriyle, elinde kitabıyla, gazetesiyle yatağına uzanmış ben. Evet bugün hiçbir şey yapmadan bu keyfi yaşamanın tadını çıkartmak istiyorum. Günlerdir yorgunluktan, zamanın hızına yetişememekten esir düşmüş bedenimi şımartmak istiyorum. Ha tabi bir de kimse aramasın, kimse bıdı bıdı yapmasın, kimseler gelmesin, bugün herkes beni rahat bıraksın şöyle bir şarj olayım istiyorum. Ve öyle özlemişim ki bu keyfi, ben bugünün de 40 saat sürmesini istiyorum. En az 40 saat. Lütfen sürsün. Lütfen lütfen lütfenn :))


7 Ocak 2011 Cuma

Smiles on Tears off




Uzun bir süredir gülüyorum şükürler olsun. Tabi arada her zaman aksi durumlar da olur, insanız neticede oluyor, ama gülmeler olunca bütün aksilikler unutulur. Ben de unutuyorum ve gülüyorum.

 Yeni yılın yeniliklerle, güzelliklerle birlikte gelmesi beni daha da çok güldürmüşken, sevgili blog arkadaşım deepblueeagle ın benimle gülen yüzler ödülünü paylaşmasıyla ağzı kulaklarına varmak deyimi nasıl oluyorsa, aynen o deyimdeki gibi oldum. Buradan kendisine teşekkür ediyor ve sevgilerimi gönderiyorum.

Ben bu ödülü, blogumu takip eden tüm dostlarla paylaşmak istiyorum.

Herkes gülsün. Herkes neşelensin. Haydin bakayım göreyim sizi!

Smiles on, tears off!
:)
:)