31 Aralık 2010 Cuma

MUTLU YILLAR!!!

Bugün 2010'un son günü. Yarın yeni bir yıl olacak. Bir yaş daha yaşlanıyoruz belki ama yine de heyecanlı. Çünkü yeni ve yeni olan her şey heyecan veriyor insana.

Herkes yeni yıla girerken farklı planlar yapıyor, farklı şekillerde karşılamak istiyor. İllaki bugün kutlanacak diye bir şey yok aslında. Kimisi birkaç gün önceden kutladı, kimisi birkaç gün sonra, hatta belki birkaç hafta sonra kutlayacak. Bir önemi yok ne zaman kutlandığının ya da kutlanmadığının. Tek önemli olan şey, bu yılın güzel bir yıl olması yönündeki dileklerimiz, niyetlerimiz, temennilerimiz.

Bu vesile ile de birçok yerden tebrik maili, mesajı gelmeye başladı bile birkaç gündür. Ama bakıyorum da maillerin neredeyse hepsi birilerinden forward edilmiş, ya da bir yerlerden koyalanıp yapıştırılmış mailler. 10 senelik dostlarımdan böyle forward mailler geldiği zaman, üzgünüm ama cevap yazmıyorum. Ama kendi yazdığım, kendi elimden çıkmış, onlara özel birkaç kelimeden oluşan kendi mailimi yazıyorum. Bunun daha değerli olduğunu düşünüyorum.

Yurt dışında yaşayan 10 küsür senelik dostumun bana gönderdiği iki kelimelik mail beni daha çok mutlu etti açıkçası. Çünkü kendi üretimiydi tamamen. Sadece "mutlu yıllar" yazmıştı. Az ama öz ve samimi bir dilek. hepsi bu.

Bir mutlu yıllar yazmak, iyi dilekleri belirtmek için en yakın dostlarına forward mail gönderen güzel insanlar! Yapmayın bunu. Üşenmeyin, iki satır bir şey yazın yıllarınızı birlikte geçirdiğiniz ve geçireceğiniz insanlara.

Velhasıl, koskoca bir sene bitti. 365 günün en sonuncu gününe geldik sağa salim. Astrologlar diyor ki, 2011 özel bir yıl olacak. Geçmiş yıllar içerisindeki en şanslı yıl olacak, bu şansı iyi kullanın değerlendirin diyor hepsi. Umarım tüm dostlarım, tüm blog dostlarım, ailem, sevdiklerim, tüm iyi insanlar....hepiniz bu yılın bizlere getirdiği şansı, nimetleri, fırsatları iyi bir şekilde değerlendiri. Değerlendirmeseler bile, bu yıl tüm sevdiklerim için ne bekliyorlarsa, neyi istiyorlarsa, neyi hayal ediyorlarsa tüm bunları elde ettikleri bir yıl olsun istiyorum.

Tüm sevdiklerim ve yeryüzündeki tüm iyi insanlar...2011 hepinizin çok mutlu, huzurlu, sağlıklı, başarılı olduğunuz, tüm ama tüm dileklerinizi gerçekleştirdiğiniz, barış içinde sevgi ve huzur içinde yaşadığınız bir yıl olsun.

Ve kötü insanlar gelelim size...kötü insanlara genellikle insan demiyorum ben ama neyse, burada belirtecek başka bir şey bulamadım. Dünyanın olmazsa olmazı, güzel ve çirkinin ayırt edilmesi için gerekli olan kötü insanlar...bu yıl yaptığınız kötülüklerin bedellerini ödediğiniz bir yıl olsun istiyorum. Savaş çıkarttıysanız, bunun bedelini ödeyin. Küçük bir çocuğu, masum birini zor durumda bıraktıysanız, ağlattıysanız bunun bedelini ödeyin. Huzursuzluk çıkarttıysanız bunun bedelini ödeyin. Haksızlık ettiyseniz bunun bedelini ödeyin....ve sayamadığım daha ne kadar kötülük yaptıysanız, bunların bedelini ödediğiniz bir yıl olsun. Umarım tüm bedelleri bir yıl içinde ödeyebilir ve bir daha aynı kötülükleri yapıp, vatana, millete, dünyaya, insanlara, sevdiklerinize, yakınınızdakilere, uzağınızdakilere zarar verme şansınız olmaz. Ha tekrar devam ederseniz zarar vermeye, o zaman daha çok bedel ödediğiniz bir yıl olsun bu yıl ve takip eden her yıl...


ÖZETLE, 2011 İYİLİKLERİN, GÜZELLİKLERİN, SEVGİNİN, BARIŞIN, HUZURUN, MUTLULUĞUN YILI OLSUN!


GÜZEL DOSTLARIM, HEPİNİZ ÇOK MUTLU OLUN, HEP BERABER ÇOK MUTLU OLALIM.


NİCE NİCE NİCE MUTLU YILLARA!!!

29 Aralık 2010 Çarşamba

Nasıl Gülebiliriz Sayın Yetkili?

İçime dert oldu.

Dönüp bir baktım ki, yine sayfalar dolusu atıp tutmuşum takır tukur, yok ağlamamak lazım, gülmek lazım, yok ağlatan dizileri izlemeyelim, yok bilmemne. Ama işin formülünü vermemişim.

Şimdi deseniz bana, "iyi güzel söylüyorsun bacım ama ne yapacağız, ne izleyeceğiz, sadece bu diziler yayınlanıyor memleketimin kanalında, neyi nasıl izleyeceğiz de güleceğiz?" haklısınız derim tabiki. Zaten mesele de bu, memleket bizim ağlamamızı bilinçli olarak istiyor, uyguluyor ve başarıyor. 

Biz ne yapacağız peki? 
Karşı geleceğiz tabiki!
Gözümüzü açacağız!
Anarşik olacağız! :)

Nasıl mı?

Şöyle olacak efendim:

1- Öncelikle televizyonunuzda ağlak dizilerin yayınlandığı bütün  kanalları yok edin. İşin teknik kısmı size kalmış artık nasıl yapıyorsanız yapın, yok edin. Yok etmediğiniz sürece oradaki kuvvetli manyetik alan sizi kendisine doğru çekecektir, bunu bilesiniz.

2-  DVD player denen teknolojik aletten evinizde yoksa, edinin.(Gerçi her evde var artık ama olsun ben yine de yazayım)

3- Geçmiş yıllarda  yayınlanmış, üzerinden yıllar geçmiş, ama her izlendiğinde tekrar tekrar güldürme becerisi olan dizileri edinin. Ayrıca  günümüzde de güldüren çok sayıda dizi var, onları da edinin. Bazı gençler var, dükkanlar açıyorlar, sırf bu iş için hizmet veriyorlar hatta. Gidin ve bu arşivleri yaptırın. Her akşam DVD playerınızda izleyebildiğiniz kadar bölümü izleyin. Yeter artık karnıma kramp girdi dediğiniz noktada izlemeyi bırakın. Ertesi gün yine izlersiniz sorun değil.

 Ve işte mutlaka edinmeniz gereken dizi arşivleri:

-Cosby show
-Evli ve çocuklu
-7 numara
-Bir demet tiyatro
-Cem Yılmaz gösterileri
-How I met your mother
-The big bang theory
-The office
-Two and a half men

Bu diziler epeyce bir süre götürecektir sizi. Boş vaktiniz çoksa çıtır çerez gibi çabucak da bitebilir tabi orası size kalmış artık.

İyi seyirler...

DİZİ DİZİ TÜRKİYE

Dizilerin esiri olmuş bir memlekette yaşıyoruz. Farkında olmadan, istemsiz bir şekilde birçoğumuz gerçekten esir oluyoruz. Hayatımızı dizilere göre programlıyoruz hatta. Esiri olduğumuz yetmezmiş gibi bir de oturup ağlıyoruz saatlerce ve etkisinden çıkamıyoruz günlerce. Daha bir bölümünün etkisinden çıkmamışken hooop aradan bir hafta geçiyor öbür bölüm başlıyor, sil baştan tekrarlıyoruz aynı hikayeyi.

Hastalık gibi bir şey bu. Olaki bir dizinin birkaç bölümünü kaza ile izlediniz, dünyanın en berbat dizisi bile olsa bilinçaltınıza işliyor. Bir süre sonra bir bakmışsınız ki farkında olmadan saatlerdir televizyonun karşısında, sevmediğiniz bir diziyi izliyorsunuz.

Nasıl geldim ben buraya? Niye izliyorum ki şimdi bunu? Kitap okuyacaktım halbuki bu nerden çıktı bu şimdi? Kim açtı bu kanalı?

Böyle sorular sorarken buluyor insan kendini bir anda. Ama artık iş işten geçmiş oluyor. Tanıştırayım, siz artık bir dizi bağımlısısınız. Ve hiçbir çaresi yok.

Kabul ettim artık bir bağımlıyız hepimiz.
İyi güzel tamam da peki neden hep dramatik, bunalım, bol gözyaşı dolu ya da entrika, mafya, soru işaretleri dolu dizilere bağımlıyız?

Mazoşist miyiz?
Gülmekten mi korkuyoruz?
Niye hep ağlamak istiyoruz niye niye niye?
Niye hep soru işaretleri ile uğraşmak istiyoruz?
Niye bunu yapıyoruz kendimize?

Gerçek hayatın içindeki gözyaşları mı az geliyor yoksa? Yoksa dünyanın en zengin, refah seviyesi en yüksek ülkesinde yaşıyoruz ağlamayı unuttuk, hep gülmekten hep gülmekten karnımıza kramplar girdi sıkıldık, hayatımızda hiiiç soru işareti yok da ben mi farkında değilim?


Aslında dizilere değil isyanım. Israrla bu dizileri talep ediyor oluşumuza. İsteyen istediğini izler tabiki orası ayrı. İsyanım sadece ortaya çıkan duruma. Durum ne? Sürekli ağlıyoruz ve bunu devamlı yapmak istiyoruz.

Ayrıca hepsi de birbirinden kaliteli dizilerin. Kaliteli olmayanlar birkaç bölüm yayınlandıktan sonra uçup gidiyor zaten. Muhteşem oyuncular, muhteşem mekanlar, her şey muhteşem. Ama senaryolar hep aynı. Hep acı, entrika, hüsran, soru işaretleri.

Örneğin, Öyle Bir Geçer Zaman ki...her bir oyuncusu eli öpülesi insanlar, her bölümde muhteşem oyunculuklar çıkarıyorlar ve dolayısı ile de reyting rekorları kırıyor dizi. Ama dizinin akışına bakarsak eğer, en taş kalpli insan bile karşısına geçtiğinde ağlıyor bir şekilde. Hele ben zaten kendimden bahsetmek bile istemiyorum. Dizi start aldığı andan sonuna kadar şapur şupur maşallah. Birkaç bölüm bu şekilde olduktan sonra farkettim ki, insan otomatiğe bağlıyor. Dedim springoss kendine gel, bu böyle olmaz. İzleme diziyi olsun bitsin. Ne böyle her hafta her hafta salya sümük. Ve artık izlemiyorum. Oh be dünya varmış diyorum! Çünkü bir kere geçerseniz televizyonun karşısına, kalkmanız mümkün değil, çekiyor bir şekilde manyetik alanına doğru sizi. Tek çözüm hiç kumandayı elinize almamak.

Mantıklı olarak oturup düşündüğümde şunu gördüm. Dizinin hikayesi aslında bir sinema filminde ele alınabilecek nitelikte. Sinema filmi de taş çatlasın 3 saat sürse, gidersiniz izler çıkarsınız, 3 saat boyunca istediğiniz kadar ağlayın, sonra çıkınca derin nefes alır etki alanından uzaklaşmaya başlarsınız.


Bir sinema filmi ile özetlenebilecek hikayeyi, haftalarca peşpeşe izleyip, her bölümünde saatlerce ağlamak, bence düşünülmesi gereken bir konu. Asıl düşünülmesi gereken ise kimsenin bu ağlamalardan sıkılmıyor olup aksine bunu talep ediyor olması. Talep edildiği için zaten bu diziler çekilip, 3 saate sığacak senaryolar yıllara yayılıyor yapımcılar tarafından. Benim gibi üç beş insan var mı çok merak ediyorum orası da ayrı mevzu.

Şöyle bir aklımızı başımıza alıp düşünsek, hatta hepimiz birer birer kendi hayatlarımızı film şeridi, dizi şeridi gibi gözümüzün önünden geçirsek, bu dizilerdeki hikayelere benzer hikayeler bulmaz mıyız? Ali kaptan denen adamın, etrafımızda zaten onlarca, yüzlerce, binlerce benzeri yok mu?

Bir tane kuyruk sallayan hatun yüzünden veya başka herhangi bir sebepten, hatta kimi zaman hiç sebep olmayıp kendi bencilliği yüzünden acımasızlığın, merhametsizliğin, pisliğin, umursamazlığın, nankörlüğün, insanlıktan uzaklaşmanın sınırını zorlayan adamlar yok mu etrafımızda? Eminim hepimizin bizzat sayacağı onlarca isim vardır hazırda. Hele ki kadınların ekonomik özgürlüğü sonrasında etrafımızdaki kendini iyice yaymış şımarık erkek ırkına şöyle bir baktığımızda bu sayı öyle çok ki. Adeta her erkek potansiyel bir Ali Kaptan günümüzde.

Ya Cemile? Günümüz kadınlarının ekonomik özgürlük savaşı, kimseye muhtaç olmadan yaşama savaşı, ailesindeki kadınların da Cemile'nin yaşadıklarının benzerini yaşayıp, aynı şeyleri kendilerinin de yaşamaması için çırpınmak uğruna değil mi? Hangimizin ailesinde yok ki buna benzer hikayeler? Annelerimiz, teyzelerimiz, halalarımız, yengelerimiz, anneannemiz, babaannemiz...ne acılar çekti hepsi, birçoğumuzun şahit olduğu, hem de ne büyük acılar.

Kendi hayatımızda zaten gerçeği, benzeri yaşanmış, bizzat içinde bulunduğumuz, oyuncusu olduğumuz hikayeleri, başkalarının rol yaparak canlandırmaya çalıştığı dizilerde, tekrar tekrar her hafta, sıkılmadan, bıkmadan, usanmadan, ağlamaktan yorulmadan neden izliyoruz, neden ısrarla bunu talep ediyoruz anlayabilmiş değilim. Bu yüzden dedim ya, mazoşist olmamız lazım ancak. Başka bir açıklaması yok.

Yok arkadaş. Ben istemiyorum ağlamak. Çok değerli olan boş vaktimi, çalışmaktan çırpınmaktan yorulup keyif almak için geçirmem gerekirken, ağlamak için harcamak istemiyorum. Senaristlerin oyunlarına gelmeyeceğim. Gönlüm ister ki kimse gelmesin bu oyunlara. Zira bu memlekette insanlar gereğinden fazla ağlıyor, ağlatılıyor bir şekilde. Daha fazlasının lüzumu yok. Hem zamana, hem yorgun, üzgün bedenlere yazık.

Bizim gülmeye ihtiyacımız var, ağlamaya değil...

19 Aralık 2010 Pazar

YENİ YENİ YEPYENİ

Yeni yıla girmemize şunun şurasında sayılı günler kalmışken, ne başka bir başlık atasım ne de başka bir şey yazasım gelmiyor. Bu sebeptendir ki gördüğünüz üzere uzunca bir süredir sallamış bulunmaktayım yine yazma işlerini.

“Yeni” kelimesi tek başına söylendiğinde bile insanın içini kıpır kıpır ediyor. Dolayısı ile şu günlerde hepimizin kıpır kıpır olması gerektiğini düşünüyorum. Amma ve lakin gerçek hayata, içinde yaşadığımız günlük hayata baktığımda bunun tam tersinin yansıdığını gözlemliyorum.

Sonuç?
Herkes depresyonda.

Dalgasına ya da öylesine yazmıyorum bunu, çok ciddiyim. Herkes ciddi ciddi depresyonda. Hem de bana kalırsa ağır depresyon. Bir gün içerisinde 30 kişi ile iletişim içinde oluyorsam, en az 25 tanesine depresyon teşhisi koyuyorum (Psikolog neyim değilim, tecrübe sadece). :)



Asık yüzler,
Off, puff sesleri,
Şişmiş gözler,
Bağırış çağırışlar,
Bıdı bıdı şikayetler,
Melankolik haller,
İsyanlar, isyanlar, isyanlar.

Yahu ne oluyorsunuz gençler? Bir silkelenin. Nefes alın, kendinize gelin.

Yeni yıla giriyoruz sayılı günler sonra. Yepyeni, tertemiz, sıfır kilometre, mis gibi bir yıl!

Yıl sonları önemlidir. Yeni bir yıla başlangıç yapıyor olmak, yeni bir binanın temelini atmak gibidir. Temeli sağlam atabilmek için eskiyen yıldan kalan pislikleriniz, pürüzleriniz, pütürleriniz, engelleriniz varsa, elinizi çabuk tutun, inleyip elinizi kafanıza koyup isyan edeceğinize, temizlik yapın. Eskiyen, size hizmet etmeyen ne varsa temizleyin, temizlenin, arının, nefes alın. Ve tertemiz, mis gibi bir nefesle yeni yılı içinize çekin. 


Hiçbir şey yapamıyorsanız da, mutluluk hormonu salgılatan güzel bir ilaç alın içiverin, kafanız azıcık güzel olsun, yeni yıla bari mutlu girin. Hem zaten uzmanlar diyor ki, 21 Aralık'ta tam ay tutulması olacakmış ve bu sebepten çok ciddi karmaşalar, kargaşalar yaşanabilirmiş, bu yüzden de insanların üzerinde negatif etkiler olabilirmiş. Yani belki de hepinizin depresyonu, bu körolmayasıca ay tutulması yüzündendir. Ve güzel haber şu ki, Ocak ayı itibarı ile tutulmanın bütün olumsuz etkileri yok olacakmış! En azından Ocak ayına kadar bu süreçte biraz gülmenizi, huzur bulmanızı sağlayacak şeyler yapmaya çalışın. Hiçbir şey bunu sağlamıyorsa, dediğim gibi ilaç kullanın. Yoksa döve döve çıkartıcam hepinizi depresyondan! :)

Yeter yahu yeni yıla giriyoruz, bi yenilenin artık! :)

1 Aralık 2010 Çarşamba

Tüm Ümidinizi Kaybetmek Özgürlüktür

Dövüş kulübü adlı filmi birçoğunuz izlemişsinizdir. Bana izlemek yeni kısmet oldu. Oradaki sözlerden biridir bu... “tüm ümidinizi kaybetmek özgürlüktür”.

Filmle ilgili aklıma kazınan tek şey bu cümle. Zaten pek film hastası olduğum söylenemez. Arada içimden gelir, bir film izlerim, beğenir keyif alırsam, aynı filmi defalarca izlerim, sanki ilk defa izliyormuşcasına. Sevdiğim şeylerden sıkılmadığımdan belki, ya da filmin her köşesine ince ince takılıp kalmadığımdan, bilmiyorum.

Bazı filmlerde ise ufak detaylar dikkatimi çekiyor ve film bittikten sonra da o detay aklımda kalıyor. Velhasıl, dövüş kulübü adlı filmde aklımda kalan şey de bu cümle oldu.

Tüm ümidinizi kaybetmek özgürlüktür...

Ümit...
Bizi hayata bağlayan en önemli etkenlerden biri. Ümit ettikçe yaşıyoruz, bağlanıyoruz hayata.

Ama burada aslında hayata dair bütün ümidinizi kaybetmekten bahsetmiyor. Eğer öyle olsa hayat olmaz, insan yaşayamaz zira.



Bazen öyle ümitlere sarılıyoruz ki, esir alıyor bizi adeta. Belki de sonu olmayan ya da sonu başından belli olan ümitler yüzünden günlerimiz, gecelerimiz, aylarımız, yıllarımız boşa gidiyor. Ne zaman ki o ümit ettiğimiz şeyin boş bir ümit olduğunu, sonunun olmadığını anlıyoruz, işte o zaman özgürlük başlıyor. Yeniden doğuş bir nevi. Nasıl ki insan doğarken, dünyaya ilk gelişte sancılı bir süreçten geçiyorsa, bu yeniden doğuş da sancılı oluyor illa ki, ama ruhumuz özgür kalıyor, sahip olduğu bedeniyle birlikte yeni hayatına özgürce alışmaya çalışıyor.

Aslında ben bu sözü irdeleyince, atalarımızın meşhur sözü vardır hani, o geldi aklıma: “delisi olan her gün, ölüsü olan bir gün ağlar”.

Bence bu iki sözün de özü aynı.

En sevdiğimiz gözümüzün önünde hasta yatağında, belki kanser. Her gün acı çekiyor. Her gün hastaneler, krizler, koşturmalar, korkular, aynı heyecanlar sil baştan yaşanıyor, diken üstünde bir halde. Sevdiğiniz insan, anneniz belki bir yanda gözünüzün önünde acı çekiyor, bir yanda siz hiçbir şeye tutunamıyorsunuz. Ölüm korkusu aklınızdan çıkmıyor kimi zaman. İşe gitseniz aklınız evde, arkadaşınıza gitseniz aklınız yine evde, kafam dağılsın biraz sinemaya gideyim deseniz aklınız yine evde, ayrıca annenizi evde bırakıp gitmenin vicdan azabı da cabası. Velhasıl, hayat iptal oluyor. Bedeniniz bir yerlere zorunlu olarak gidip gelse de aslında hiçbir zaman o gittiğiniz yerlerde olamıyorsunuz. Bir tek gün bile gülemiyorsunuz, aklınız tek bir şeye takılı kaldığından. Aklımızı da bedenimizi de ruhumuzu da takılı bırakan şey, ümit. Dört gözle iyileşmesini ümit ediyoruz. Ayağa kalkacağı günü hayal ediyoruz. Kimileri şanslı, bir yıl sonra belki annesi ayağa kalkıyor, ama kimileri de tam tersine kayıba uğruyor, belki bir yıl belki iki yıl belki daha farklı bir süre sonra. İki sonuçta da yeni bir hayat başlıyor. Sevdiğimiz insanı kaybederek sonuçlanan hikayede acı çekiyoruz, sancı çekiyoruz bu yeni hayatın başlangıcında. Ama adı üstünde hayat, ona da alışıyoruz ve hayatımıza devam ediyoruz, kaybettirdikleriyle, kazandırdıklarıyla.

Sonuçta ümidimiz bittikten sonra, hayatımıza devam ediyoruz. Ama bir konuda ümit ettiğimiz sürece, süreç uzadıkça hayatımıza çoğu kez normal bir şekilde devam edemiyoruz. Aklımız hep olması gerekenden farklı yerde oluyor.

Bir iş görüşmesine gidiyorsunuz, ümitleniyorsunuz, aklınız orada kalıyor. Oradan haber gelene kadar var olan işinize olması gerektiği gibi konsantre olamıyorsunuz. Ta ki olumsuz cevabı alana kadar. Olumsuz cevabı öğrenip, bütün ümidinizi kestiğiniz zaman işinizin başına dönüyorsunuz.

Sevgilinizle kavga ediyorsunuz, bütün geceniz gününüz zehir oluyor, ertesi günü ne işinize ne başka bir şeye olması gerektiği gibi veremiyorsunuz kendinizi. Çünkü ümidiniz sizi bekletiyor, barışma ümidi. Barışma süreci ne kadar hızlı olursa, hayata devam etme süreci de hızlanıyor. Ya da tam tersi, belki ayrılacaksınız sürecin sonunda. Olsun. Önemli olan sürecin sonlanması. Biraz acı çekip, yeni doğumunuza, yeni hayatınıza özgür bir şekilde başlayacaksınız.

Platonik aşıksınız. Aman allahım, nasıl bir heyecan o öyle çocuk gibi. Ama aklınız yerinden oynuyor onu görünce. Bir kere yüzünü göreyim, bir kere sesini duyayım diye ölüyorsunuz, eriyorsunuz. Acaba o da beni istiyor mu, acaba o da seviyor mu, acaba acaba acaba diye kafanızı kemirip duruyorsunuz. Bir ümitle bekliyorsunuz. Günlerinizi, gecelerinizi, bazen aylarınızı, bazen yıllarınızı adıyorsunuz, bir ümidin bekleyişiyle. Sonunda bir gün bir bakıyorsunuz, ikiniz bambaşka alemlerdesiniz. Biriniz aşkınızın ümidiyle yanıp tutuşuyor, diğeri ise gönül eğlendirmesinden başka bir halt etmiyor. Bunu hissettiğiniz anda ümidinizi kaybediyorsunuz. İçiniz acıyor belki, hayalleriniz suya düşüyor, emekleriniz boşa gidiyor, bir yandan illa onunla olsun istiyorsunuz, bir yandan kırılıyorsunuz. Ama olsun. Artık belirsizlikten kurtulmuş oluyorsunuz. Acabalar gidiyor, özgür oluyorsunuz. Biraz sancılı bir süreçten sonra, yeni hayatınıza özgür bir şekilde başlayabilirsiniz, daha güçlü, daha kararlı bir şekilde, adım adım.

Velhasıl, insanın ümidini kaybetmesi bazen iyidir. Bazen acıdır, ama yine de iyidir. Hayat zaten bir acı bir tatlının bir araya gelip dengelenmesi değil midir? Acı da olacak tatlı da. Dengelenip iyi olması önemli olan, sağlıklı olması.

Sağlıklı, huzurlu, özgür, mutlu hayatlar dileğiyle...