20 Nisan 2017 Perşembe

Hangimiz Aptalız?

Evet, bir seçim daha geçti ve birçoğumuz çok gerginiz çok sinirliyiz öfkeliyiz. Çatacak yer arıyoruz, suçlu arıyoruz. Ve en favori iki isyan cümlemizi kuruyoruz. Birincisi “Ülkenin yarısı aptal lanet olsun!”. İkincisi “Bizim lider sorunumuz var, Kılıçdaroğlu istifa!”.

Şimdi biraz sakinleş, kendine gel ve arkana yaslan sevgili hayırcı kardeşim. Sana hoşuna gitmeyecek bir iki çift lafım var.

Evet ben de çok sinirliyim ama evetçiden çok sana sinirliyim. Hani evetçilere ikiyüzlü ve aptal diyorsun ya, senin aldığın eğitimden utanıyorum öyle deyince. 25 milyon insanın tamamının aptal olduğunu düşünebilecek kadar sığ olamaz diyorum benim hayırcı kardeşim. Hani eğitimlisin de, hesap kitap da biliyorsun, çok şükür 25 milyonu rakamla yazabilecek kapasitedesindir. O yüzden ne kadar büyük bir rakam olduğunu hayal edebilirsin. Ama etmiyorsun, bu bile işine gelmiyor. Çünkü suçlamak en kolayı. Çünkü onlar aptal deyip facebook listendekileri silmek en kolayı. Facebook’tan ülkeyi kurtaracaksın çünkü.

Hadi diyelim onlar aptal, peki sen çok mu akıllısın? Ne yaptın bu üstün aklınla? Atomu mu parçaladın?

Bir yandan Atatürk’ü dilinden düşürmezsin, bir yandan elin sıcak sudan soğuk suya girecek olsa prensesliğin/paşalığın elden gidecek diye ağlamaya başlarsın. Oturduğun yerden bir Atatürk daha gelsin de bu düzenden kurtarsın bizi diye beklersin. O mucize bir kere olur tatlım. Atatürk ülkeyi sana emanet etti ve gitti. Şimdi sıra sende. Peki sen ne yapıyorsun?

Her yeri Avm’lerle doldurdular diye isyan edersin ama o avm’lerde koşa koşa en çok parayı sen harcarsın. Her gün plazadaki işine 4 kişilik ailenin bir öğün yemek parasına aldığın starbucks kahvesiyle gidince kendini akıllı sanırsın. Atatürk ve silah arkadaşlarının cephede aç susuz savaştığını bilmezcesine, harcadıklarınla övünürsün her gün. He sahi Atatürk ve silah arkadaşları demişken, Çanakkale şehitliğine bile gitmemişsindir eminim, çünkü tatilde sadece pahalı bir butik otele veya her şey dahil lüks bir yere veya yurt dışına gitmen lazım. Çünkü Atatürk sana bunu nasihat etti dimi?(!)

Soruyorum sana hayırcı kardeşim, çok mu sinirlisin evetçilere? Madem bu kadar sinirlisin, madem onlara ders vermek istiyorsun, cesaret edebilir misin sorumluluk alıp gerçek bir ders vermeye? 24 milyon insansın. Rakamla hesapla. Kendi yaptığın harcamayı otur hesapla 24 milyonla çarp. Yapabilirsin bunu, hem zekisin hem eğitimlisin ya. Düşünsene o harcamanın yarısı gitse, ne kadar büyük ekonomik bir tepki oluşur? Aklın alıyor mu? Yazdın mı rakamları? Düşün. Hani düşünebiliyorsun ya!

Evini temizlettiğin Fatma abladan başla mesela önce. Vazgeçebilir misin konforundan, Fatma ablandan? Eline süpürge alıp kendi pisliğini kendin temizlemeye cesaret edebilir misin mesela? Hem paran da cebinde kalır. Vazgeçebilir misin her hafta sonu kapısında sıra bekleyerek içeri girip yemek yediğin bilmem kim ustadan? Evet onlar da evetçi doğru bildin. Onların keyifleri yerinde, çünkü hem istedikleri düzen başlarında hem de işleri tıkır tıkır işliyor. Hayırcı aptallar sağ olsun! Çocuğunu iyi eğitim alsın diye gönderdiğin, maaşının yarısını harcadığın özel okul var bir de hani, hah işte onun sahibi de evetçi muhtemelen. Her seçim sonrası teşekkür ediyordur sana kesin.

Dolabını aç bakayım kaç çift ayakkabın var hayırcı kardeş? En az 30 çift var dimi? Hatta itiraf et daha fazla dimi? Vaz geçebilir misin o ayakkabıların en azından yarısından?

Devir ekonomi devri. Bu devirde en büyük silah para. Bu yüzden makarnalar dolaşıyor ortalıkta. O adamlara makarna yetiyor ama sana evine giren 5 haneli paralar bile yetmez hale gelmiş sen hala akıllı sınıfına sokuyorsun kendini. Parayı sen kazanıyorsun, sen harcıyorsun, hem de ısrarla harcıyorsun, borç batağına girinceye kadar harcıyorsun, sonra da isyan ediyorsun benim geleceğime onlar nasıl karar verir diye. Sen böyle aptalca harcadığın sürece öyle güzel karar verir ki ruhun duymaz. İşte buna kapitalizm deniyor arkadaşım, sen de onun kölesi oluyorsun. Anca seçim sonrası iki üç gün isyan edip insanları aşağılayarak gazını atarsın sonra aynen kaldığın yerden devam edersin. Çünkü deli gibi korkarsın o plazada oturduğun koltuğu kaybetmekten. Ağaoğlu’ndan aldığın evin kredisini nasıl ödeyeceksin yoksa?


Hiç boşuna ağlama hayırcı kardeşim, sende öyle ülke kurtaracak, ülkedeki hukuksuzluklara tepki verecek yürek yok. Hukuk düzeninin, demokrasinin bozulduğu bir ülkenin düzenini değiştirmek öyle oturduğun yerden sallamakla, ona buna aptal demekle, facebook’tan adam silmekle olmuyor. Coğrafya ne yazık ki insanın kaderi. Bu coğrafyaya ait olduğun sürece, her şey bu kadar çıkmaza girmişken, sorumluluk alıp, konforundan vazgeçip, elini taşın altına sokmak zorundasın. Ha bozmak istemiyor musun rahatını? O zaman iş işten geçtikten sonra şikâyet edip ben yapmadım miki yaptı diye ağlamayacaksın.   

26 Mart 2017 Pazar

Zaman'a Teslim Olmak

Zaman…
Hani şu her şeyin ilacı olan...Doğruymuş. 
Zamanın akışına olduğu gibi bıraktığın zaman kendini, hayat da akıyormuş bir şekilde. Daha huzurlu, daha dingin, daha farkında olarak her şeyin.

Öğrendim bunu en sonunda. Her ne kadar ilk başlarda bir o yana bir bu yana savrulsam da, 36 yaşıma yaklaştığım şu günlerde artık kendimi bütünüyle zamanın egemenliğine bıraktım. Artık inatlaşmıyorum onunla 20’li yaşlarımdaki gibi.  Geç kalmışım, henüz erkenmiş gibi endişeler yok artık. Önüme ne sunarsa o var. Uçsuz bucaksız masmavi bir denizin engin sularına bırakır gibi bırakıyorum kendimi zamanın kendi bildiği gibi ilerleyen akışına. Bilmiyorum yarın beni nereye götürecek. Önemli değil. O biliyor nasıl olsa. Patron o. Alıp götürecek beni olmam gereken yere, yapmam gerekenleri yapmam için. Üç gün sonra beş gün önce olmasının bir ehemmiyeti yok. Doğru zaman diye bir şey var bunu da öğrendim. Sen istediğin kadar diren zamana karşı, o doğru zaman denen şey kapına dayanmadan ilerlemiyor yelkovan. Çırpındığınla, yıprandığınla, etrafını yıkıp geçtiğinle kalıyorsun direndiğinde.

Şuraya yazmadığım iki yıl içerisinde hayatımda olup bitenin haddi hesabı yok. Önce biraz sevinç, tatlı telaşeler, sonra biraz üzüntü, sonra biraz daha büyük acılar derken duygusal yoğunluğu yüksek günler içerisinden geçip, kendimi kollarına bıraktığım zamanın akışında yine sağa salim yürümeye devam ediyorum. Hayat her geçen gün kendimle daha fazla baş başa kalacağım, daha fazla tek başınalığı deneyimleyerek yalnızlığımla barışmamı sağlayacak bir şekilde ilerledi. Kendimi tanıyıp yalnızlığımla barışınca daha iyi anladım tüm gençlik hatalarımın, geçmiş korkularımın sebebini. 

Büyümek bu olsa gerek. Yoksa olgunlaşmak mı? Aslında zamanın her birimizin önüne sundukları büyüyüp olgunlaşmamız için gerekli bir mücadele mi? Sanırım evet. Teslim olduğunda mücadeleden sağa salim çıkabiliyorsun ancak. Teslim olmadığında ise, bir o yana bir bu yana savrulurken kaybolmuş buluyorsun kendini. Issız bir ormanın ortasında nereye gideceğini bilmezmişçesine çaresiz, korku ve endişe içinde…

21 Mart 2015 Cumartesi

HOŞGELDİN BAHAR


Bilenler bilir, adımın da Bahar olmasının etkisiyle ben her Bahar’ın gelişinde içim kıpır kıpır olur heyecanlanırım. Doğanın uyanışı adeta doğum günüm hissi verir bana. Tabiat ananın uyanıp yeniden doğduğu gün benim de doğum günüm olur.

Tevekkeli değil asırlardır bu günü birçok medeniyet bayram ilan edip şenliklerle kutluyor. Soğuğun şiddetinden, karanlığın kasvetinden yorulan doğanın yeşile dönüp aydınlanışını danslar eşliğinde kutluyor insanoğlu Anadolu topraklarında. Adına da “nevruz” diyor. Daha doğrusu biz bunu Türkçe’ye nevruz olarak çevirmişiz. Kelime aslında eski Farsça’dan geliyor. Yeni anlamındaki “neva” gün ışığı anlamına gelen “rəzaŋh” ile birleşerek bugünkü Farsça’da noruz olarak anılıp “yeni gün/gün ışığı” anlamına gelen kelimeyi oluşturuyor. Bu kelimeye biz nevruz diyoruz, Azerbaycanlılar novruz diyor, kürtler newroz diyor vs. Sonuçta hepsi bir yerden geliyor ve aynı şeyi ifade ediyor; doğanın yeni gün ışığıyla uyanışını… Bu yeni gün ki, Bahar’ın ilk günü.

Ayrıca bazı eski takvimlerde yılın ilk günü olarak kabul edilmiş bu gün.  Astrolojide de zodyağın ilk burcu olan Koç burcunun başladığı gün olmasından sebep astrolojik yılın başlangıcı olarak kabul ediliyor. Hatta bugün dünya astroloji günü olarak kutlanıyor.

Bizim ülkemizde ise malum devlet politikaları sebebiyle bayram olarak kutlanması gün be gün gelenekten çıkıp zaman içerisinde adeta kavganın simgesi haline gelmiş. Senin bayramın benim bayramım diye ayrı düşürülmüş.  Bahar bayramının seni beni mi olur halbuki? Cemre düşmüş, tabiat ana uyanmış, kırlar yeşile boyanmaya başlamış, gökyüzünün mavisiyle dağların ihtişamı buluşmuş ama biz kavgaya tutuşmuşuz.  Kavganın sebebi her ne olursa olsun kim olursa olsun, ki bir kavga varsa hiçbir taraf masum değildir, bu kavga doğanın bize sunduğu aydınlığı karartma hakkına sahip değildir.

Şu sıralar çok sık dinlediğim İran’lı bir müzik grubu var, aynı bizim Kardeş Türküler’e benzeyen bir grup. Bu grubun icra ettiği ve yazının sonunda paylaştığım Nevruz adlı çalışmaları bahsettiğim kavganın ne kadar gereksiz olduğunu hatırlatıyor bana her seferinde. Bu paylaştığım çalışmada hem Farsça, hem Kürtçe hem Türkçe(Azerbaycan Türçesi) Bahar ve Nevruz Türküleri coşku içinde seslendiriliyor. Zaten baştan sona dinlerseniz sık sık “bahar” kelimesi geçiyor.(Bahar kelimesi de zaten Farsça bir kelime). Ben her dinleyip izlediğimde içim kıpır kıpır oluyor ve bu topraklar üzerinde yaşayan her insanın aslında kardeş olduğunu, diller farklı olsa da duyguların aynı olduğunu, aynı şeyleri paylaştığını hatırlıyorum, tıpkı türküler gibi. İstiyorum ki bu kardeşliği tek bir kişi bile unutmasın. Unutmasın ki değişen devlet politikaları, her gün değişen uygulamalar, kendi çıkar ve hırslarından başka hiç bir şey düşünmeyen örgüt&devlet liderleri, bizleri birbirimize düşman edemesin. Her Bahar Bayramı kavgayı değil kardeşliği hatırlamamıza vesile olsun. Kutlu olsun! Mutlu olsun! Selam olsun Bahara! Newroz piroz be!
 

 

23 Şubat 2015 Pazartesi

KADIN OLMAK


Çok zor kadın olmak, çok.

Sadece bu ülkede değil, her yerde zor. Ama burada daha da bir zor sanki. Daha çocuk yaşta başlıyor onu yapma, bunu giyme, oraya gitme, şununla konuşma, bununla gezme, şöyle yapma, böyle deme ve benzeri yapma etmeler. Bu yapma etmeli cümlelerin erkek için kullanılan tek hali ise terli terli su içme oğlum olur ancak. Hani futbol oynar da terlerler ya ondan.

Baktığında ailelerimiz hep bizi korumak için böyle yetiştiriyor. Evet doğru, ortamı göz önünde bulundurunca korumak da gerekiyor belki ama ortamın böyle şekillenmesinde erkeğin kadından bu kadar farklı yetiştirilmesinin payı çok değil mi? Kadının daha çocuk yaşta önüne “yapma” “etme”ler dizilirken, erkeğin önünün bu kadar açılması baştan uçurum yaratmıyor mu?

Abine su götür kızım, kahvaltı hazırla kızım. Daha 6-7 yaşındayım halbuki. Abimse benden beş yaş büyük. Benim mantığıma göre küçük olduğum için abimin bana yemek hazırlıyor olması lazım. Ama sistem böyle demiyor. Sistem kadın yapar diyor. Hele o kadın bir de küçükse hiç kaçarı yok. Ki bu sadece benim mütevazi, nispeten Türkiye genellemesine göre daha rahat yetiştiğim ailemden ufak bir örnek.

Yaş biraz daha ilerleyince abi bir yandan anne baba bir yandan başlarlar o eteğin boyu ne Bahar, ne öyle kolların çıplak çıplak geziyorsun Bahar, neredeydin bu saate kadar Bahar, erkeklerle oynama Bahar. Bahar da Bahar. Ama erkeğe söylenen tek şey, bu ne kadar ter oğlum, terli terli bari su içme oğlum. Dediğim gibi bu sadece ufak bir örnek çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla. Kaldı ki ben şanslıyım, ailemdeki bütün kadın karakterleri güçlü olduğu için otomatikman kadına saygı gösteren bir sistem var bizim ailede. Ama yine de kadın onu yapmaz kadın bunu yapmaz kadın şöyle oturur şöyle kalkar kalıplarından kurtulamamış bizimkiler Anadolu insanı olarak.

Şimdi düşünüyorum da babanın anneyi dövdüğü, hor gördüğü bir evde büyüyen bir erkek çocuk büyüdüğünde kadınla ilgili nasıl bir kanıya sahip olur? Bir de üstüne kendi de dayak yiyorsa…

Kız çocuğuna özel kurallar konan bir evde büyüyünce erkek çocuğu da bu kuralları benimsemiyor mu en başından karşı cins için? Sonra ileriki hayatında bilinçaltında mini etek giyen, askılı bluz giyen kadın orospudur ya da kaşardır gibi bir kalıp olarak çıkıyor karşımıza. Sokağa çıkıp 100 tane erkeğe sorsak, mini etek giyen kadın hakkında ne düşünüyorsun diye, en az 90’ından buna benzer şeyler duyacağımıza şüphem yok. Çünkü böyle öğretiliyor. Önce evde sonra okulda. Koskoca liseli kızlardık, etek boyu kontrolü yapılırdı her sabah sınıflara girmeden önce. Eteği diz üstü olan kızlar cezayı yerdi bi güzel. Ama bir kıza oğlanın biri laf atsa ona ceza veren bir sistem yok. Hangi akılla mantıkla açıklanabilir ki böyle bir ayrım?

Akşamın bir vakti sokakta tek başına dolaşan kadın da yolludur zaten şeklinde ayrıca yoğun bir kanı olduğuna eminim. Kimse bunu dillendirmez belki ama bilinçaltında yatar içten içe. O yüzden o minibüs şoförü gencecik güzelim kıza saldırma hakkını görür kendinde bir an gaza gelerek. Bugün Özgecan yarın başka bir genç kız olarak çıkar karşımıza. Her gün 3. Sayfa haberlerinde gördüklerimiz cabası.

Her gün karşılaştığımız acı ve şaşkınlık dolu onlarca haber aslında sapık düşüncelerle kurallarla yetiştirilmişliğimizin, şiddete meyilli oluşumuzun, erkek yapar ama kadın asla yapamaz diye beynimize yerleştirilmiş tabuların bir yansıması. Ne zamanki şiddetten ve kadın-erkek ayrımından uzak, sapıkça tabulardan uzak, incelikle nezaketle yetiştiririz yeni nesilleri, ancak o zaman rahat bir nefes alabiliriz kadın olarak. belki. Ne zaman ki küçük kız çocuklarına kapat oranı gösterme ayıp ama erkek çocuğuna göster pipini amcalara evladım yüzsüzlüğünden vazgeçeriz, kız çocuğuna ne giymesi gerektiğini değil de erkek çocuğuna kadınlara karşı nasıl davranması gerektiğini, nerede durması gerektiğini öğretiriz, ancak o zaman bir arada huzur içinde yaşayabiliriz. Aksi takdirde pembe otobüs de yetmez, ülkeyi pembe mavi diye bölsek ancak kurtarır.  

Ha benim ümidim var mı derseniz, maalesef yok. Sadece çok üzgünüm.  

25 Ocak 2015 Pazar

Beni Sarar Melankoli


Öyle bir melankoli haliyle başladım ki 2015’e, şu satırı yazarken bile bir yandan kafamda deli düşünceler kol geziyor. Yazayım da rahatlayayım tarzında sabit bir düşünce olsa kolay iş. Ama öyle değil. Bildiğin jet hızıyla yüzlerce düşünce gelip geçiyor sürekli aklımdan.
Sanırım hepsi 2015 eksi 1981 işleminin sonucunun 34 olduğunu fark etmemle başladı. Yeni yıla girerken yeni yaşıma da hazırlık yapayım bari düşüncesiyle çıktı tabi bu işlem. Sonra da olan oldu. Sanırım bir nevi 35 yaş sendromuna girdim.

Çocukluk fotoğraflarıma bakıp bakıp ağlıyorum. Öyle böyle ağlamak değil hem de, hüngür hüngür. Tam olarak neye ağlıyorum belli değil. Geçip giden zamana mı, yaşlanıyor olmaya mı, yaşanmışlıklara mı yoksa yaşanamamışlıklara mı…bilmiyorum. Bir burukluk bir melankoli hali işte.

Aslında melankoli benim hayatımda hep vardı. Küçüklük fotoğraflarıma bakınca daha bir hatırladım. Hep bir hüzün vardı üzerimde çocukken bile. Mutsuzluk değil bu başka bir şey. En mutlu olduğum anlarda bile yaşanan bir “hüzün” bir “burukluk”. Şimdi gün geldi çattı 34 yaşıma geldim, hazır 35 yaş sendromuna da girmişken bu hüzün tarafımla yüzleşmeye koyuldum.

Küçükken yazın ortasında sandıktan kazaklarımı çıkarır giymeye çalışırdım annem algılayamazdı. Bunu yapma sebebimse kışı özlüyor olmamdı. Halbuki yazı çok severdim, sürekli denize girer çıkmak bilmezdim (hala öyleyim) çok mutlu olurdum, ama bir şekilde kışı tamamen geride bırakmış olmak beni hüzünlendirirdi, sanki kış bir daha hiç geri gelmeyecekmiş gibi. Aynı şeyi kışın da yaz mevsimi için yapardım. Yazlık tişörtlerimi çıkarır giyerdim anne ben yazı özledim diyerek.
Şimdi artık büyümüş olmanın farkındalığıyla ne yazın kışı ne kışın yazı özleyip hüzünlenmiyorum. Ama bu sefer de farklı hüzünler oluyor elbet. Yeni yılı karşıladığım yabancı ülkede kendi ülkemde olmadığım, sevdiklerimden uzak olduğum için hüzünleniyorum mesela, ama dönünce de oradan uzak olduğum için, oradaki sevdiklerimden uzak olduğum için... Sonra sorgular halde buluyorum kendimi. Nereye, neye aitim ben diye. Yaza mı kışa mı? Oraya mı buraya mı? Peki acaba bunun bir önemi var mı? İnsan illa bir yere ait olmak zorunda mı?

Belki zorunda değildir ama insan ait olma ihtiyacı duyuyor bir şekilde bir şeye bir yere.  Belki de benim hayatım boyunca hüzün diye adlandırdığım şey, eksik, tamamlanmamış bir duygu. Ne aileme, ne doğup büyüdüğüm yere, ne ailemin geldiği yere, ne başka bir ülkeye, ne arkadaşlara, ne müziğe, ne yaptığım işe… hiçbirine hissetmediğim aidiyet duygusu. Hepsine olan sonsuz sevgimle kendimi hiçbirine tam olarak ait hissetmeyişimin arada kalmışlığı…

Evet arada kalmışlık… Yaz ile kış mevsiminin arasında, gece ile gündüzün arasında, aile ile sevgili arasında, iş ile aşkın arasında, gurbet ile sıla arasında, hep arada, her şey arada. Hiçbir şey tam değil o yüzden. Hep bir eksik. Hep bir yalnız. Hep bir melankoli…

Tam da Sabahattin Ali’nin dediği gibi;
Ne bir dost ne bir sevgili
Dünyadan uzak bir deli
Beni sarar melankoli

 

27 Eylül 2014 Cumartesi

DOĞU’DA BİR CENNET: HALFETİ


İş için çok seyahat ediyorum malum, ama bu yaz kendim için de epeyce bir gezdim. Oradan oraya o kadar yer gezdim ama bir yandan da iş peşinde koşturduğum için oturup yazacak vakit bulamadım. Yaza açılışı Malta’da yaptım, iş seyahati için gittim ama aynı zamanda çok keyifli vakit de geçirdim. Daha sonra bir hafta sonu kaçamağı Çeşme, bayramda Erzincan, Sivas, sonrasında Rodos, Marmaris, Datça derken yazı kapattım. Eylül ayı itibarı ile de yoğun tempolu iş sezonunu açtım.

İş için sık sık gittiğim Gaziantep’teydim yine geçtiğimiz hafta. Bunca yıldır Gaziantep’e gider gelirim ama yaptığım tek şey genelde koştur koştur müşterileri dolaş sonra koştur koştur ya otele ya da havaalanına gitmek olur. Arada vakit olur da bir öğle yemeği yersem ne mutlu. Gerçi benim gibi et ve kebap sevmeyen bir insan için Gaziantep ve civar bölgede yemek yemek çok da keyifli olmuyor. Bir öğün neyse de birkaç öğün yiyemiyorum oralarda ben.   “Ne yemek istersiniz sorusu” Gaziantep’te “kıyma mı yersiniz kuşbaşı mı yersiniz” şeklinde oluyor genelde. Her ne yersem yiyeyim sonrasında midemden geri gelmeye çalışıyor. Yağından mı, baharatından mı artık bilemiyorum neyinden ama çok ağır geliyor bana.  Ama yine de denemek için yerim. Mesela Halil Usta diye bir yer var en güzel orası yapıyor kebap denen şeyi. Hatta bence Türkiye’de en iyi et yapan yer orasıdır. Bir de İmam Çağdaş var ama Halil Usta İmam Çağdaş’a en az on basar. Aklınızda bulunsun olur da giderseniz.

Gaziantep büyük bir şehir. İstanbul gibi yoğun bir trafiği yok ama yine de büyük. 2 milyon gibi bir nüfusu var sonuçta. Büyük şehir olmasından mütevellit artık orada da nereye baksan beton yığını. Beş-On sene önce bomboş duran arazilerde şimdi koca koca Toki konutları var. Dağ taş olmuş beton. Dün işim beklediğimden erken bittiğinde akşamki uçak saatine kadar ne yapacağımı bilemedim o beton yığını içerisinde. Normalde gidip içinde oturup bilgisayarımı açıp çalıştığım bir alışveriş merkezi var ama hiç içim almadı oraya gitmeyi de. Sanayiden arabayla çıktım D-100 yolunda öylece giderken içimden şehir merkezi tabelalarını es geçip Urfa tabelalarını takip ederek yolun nereye gittiğine şöyle bir bakmak geldi bir süre. Onca senedir gidip geliyorum, daha ilk defa havalimanı tabelasından sonrasına kadar gittim. Ben ki seyahat etmeyi yeni yerler görmeyi keşfetmeyi bu kadar seven bir insanım, ama kısmet olmadı işte. Bugüneymiş kısmet.

Yol tek şeride indikten sonra fıstık tarlaları başladı sağlı sollu. Fıstık tarlaları boyunca ilerlerken acaba şu sular altında kalan şehir uzak mıdır çok diye içimden geçti. Evet o şehir Halfeti. Baktım haritaya, saat de müsait, dedim ben giderim buraya. Zaten Fırat Nehri söz konusu olunca benim içimi bir heyecan kaplar hep, o heyecan beni Halfeti’ye kadar götürdü.

Giderken fıstık bahçelerini izleye izleye gittiğim için otobana girmedim o yüzden Birecik’in (Urfa’nın ilçesi) içinden geçerek gittim. Otoban’dan gitmek tabi daha kısa sürede götürüyor ama böyle gidince de gittiğim her kilometrenin keyfi başka oldu. Nizip’i Birecik’i fıstık bahçelerini görmüş oldum çok da güzel oldu.

Birecik’ten Fırat nehrini soluma alıp ilerlerken zannettim ki Halfeti’ye kadar bu yol böyle Fırat’ın kenarından gidecek. Fakat bir süre sonra Fırat kayboldu tepelerin arazilerin arasından geçen virajlı bir yol başladı. Sanırım 30 kilometre kadar o yoldan gittim. Acaba doğru yolda mıyım diye tereddüt ettiğim çok oldu. Zira o tepenin arazinin fıstık tarlalarının sonunda nasıl Fırat’ı göreceğimi algılayamadım. Derken tam yolun sonunda tepe bir yere geldiğimde Fırat büyüleyici görüntüsüyle karşıladı beni. Durdum o tepede fotoğraf çektim her ne kadar etrafta in cin top oynasa da. Biraz korkmadım değil, ama o kadar muazzam bir görüntüydü ki bu durup biraz o havayı içime çekmek istedim. Hem Fırat’ı izledim o tepede hem de sessizlikte huzur buldum. İyi ki gelmişim dedim. İyi ki dinlemişim iç sesimi ve gelmişim diye şükrettim. O beş dakika o havayı soludum ya o bile bana yetti, eve huzur içinde geri dönebilirdim artık. Ama daha hala vaktim vardı o yüzden Halfeti’nin içine doğru ilerledim.

Halfeti’nin içine girer girmez genç bir delikanlı durdurdu beni. Abla gel tekneyle gezdireyim seni dedi. Yav hele bi dur nefes alayım şöyle bi oturayım nehir kenarında dedim ama yok dinlemedi. Dedi ki ilersi daha güzel. İlersi neresi diyorum ben içimden. O kadar bir şey bilmiyorum ki sadece gidicem arabayı park edicem, orada bir çay bahçesinde bir şeyler içip bir gözleme yiyip geri dönücem diye düşünüyordum gelmeden önce. Meğerse buranın yolu yordamı tekne turuymuş!   

Halfeti bundan 14 yıl öncesine kadar daha güzel bir yermiş. 2000 yılında Birecik Barajı’nın yapımıyla birlikte nehir suyu 30 metre yükselince nehir kenarındaki neredeyse bütün köyler(20’den fazla köy olduğunu söyledi delikanlı) su altında kalmış. Sadece şimdilerde ismi “Eski Halfeti” olarak geçen ilçe merkezinin bir kısmı ayakta kalmış. Suyun yükseleceği önceden belli olduğundan, insanlara yeni yerler vermiş devlet. Eski Halfeti’nin 10 kilometre ötesinde şimdi adı Yeni Halfeti olan yer burası da. Yani Halfeti’nin halkı artık Yeni Halfeti denen, Fırat’ın kenarında olmak bir yana dursun tepeden bile Fırat’ı görmeyen bir yerde yaşıyor. Ben olsam ne yapardım bilmiyorum. Her gün güne Fırat’ın ihtişamıyla başlarken birdenbire bir beton yığınının içinde bulsaydım kendimi, hiç hoşnut olmazdım bu durumdan eminim.

Yaklaşık 2 saati buldu tekne turumuz. Nehir boyunca tekneyle epey bir ilerledik. Kuzeye doğru
ilerlerken sol tarafımızdaki kara parçasının Gaziantep, sağ taraftaki kara parçasının Şanlıurfa’ya ait olduğunu öğrendim. Zaten Halfeti resmi olarak Şanlıurfa’nın ilçesi bu arada. Ama Fırat’ın bir tarafı Antep bir tarafı Urfa’da kalmış.

Buralarda binlerce yıl öncesinde medeniyetler yaşamış. Antep sınırları içinde kalan bölgede bir kale var o dönemlerden kalan. Baya eski olduğu belli. Yine aynı bölgede birçok mağara var. Hatta söylentiye göre dönemin Kral’ının kızı o mağaralardan birinde yaşıyormuş.



Nehir boyunca tekneyle ilerlerken sağlı sollu eski köylerden kalan kalıntılar görünüyor. Suyun altında görünenler ürkütüyor insanı. Üstünde kalan üç beş yer de ya restoran olmuş ya çay bahçesi. Yukarıdaki resimde görünen evler kalabalık bir köyden geriye kalan terkedilmiş evler. Bir de yarısı suyun içinde yarısı suyun üstünde kalmış bir cami minaresi.

Eski medeniyetler yaşar da kilise olmaz mı. Burada da bir kilise var elbet. Hastayım zaten bu eski insanların buldukları her kara parçasında, mağara içinde bile olsa kiliselerini ya da Hristiyanlık öncesiyse tapınaklarını eksik etmemelerine.

Kiliseyi dolaştıktan sonra kilisenin hemen yanındaki ufak restoran’da yörenin meşhur “Şabut Balığı”
nı denemek istedim. Güzel bir salata eşliğinde getirdiler sağolsunlar. Fakat ne yazık ki Şabut’u sevmedim. Sanırım ben tatlı su balıklarını sevmiyorum. Alabalık yiyorum yine iyi kötü ama bu Şabut denen balık aşırı kılçıklı bir balıktı. Bir de önceki günden kebaplar midemi biraz rahatsız ettiği için hassas mideyle tadı da iyice bir kötü geldi bana. Belki normal zamanda yesem bu kadar kötü gelmez.

Şabut’u da yedikten sonra artık tekneyle geri dönme vakti geldi. Eski Halfeti’nin tekneden görüntüsünü de özellikle paylaşmak istiyorum. Çünkü özellikle dikkat çekmek istediğim bir şey var burada. Yandaki fotoğraftan da görüleceği üzere bu güzelim otantik sevimli şehrin tepesine kocaman bir otel inşaatı başlatmışlar. Bu kadar güzel bir gezinin ardından sinirlenmek hoş değil ama bu koca otel inşaatını görünce bütün sinirlerim yerinden oynadı. Ağlayabilirdim bile o derece. Hiç mi göz izan akıl fikir yok buraya bu ucubenin yapılmasına izin verenlerde. Allah aşkına hiç mi yok! Hiçbiri yoksa Allah korkusu da mı yok böyle bir güzelliğin içine şu çirkinliği yerleştirip berbat ediyorsunuz? Gelen turistlerden utanıyorum resmen. Yazık çok yazık.

Her ne kadar ucube otel kısmı beni sinir ettiyse de Fırat’ın büyüsüyle geçirdiğim bu güzel öğle vaktinden sonra keyfime diyecek yoktu. Rehberim olan delikanlı da sağ olsun pek bir ilgilendi benimle. Tekneden sonra arabama kadar geçirdi beni, abla suyun neyin var mı  getireyim mi diye bile sordu. İnsanlık hala ölmemiş burada. Olur da sizin de yolunuz düşerse, bulun bu delikanlıyı, ismi Nuri Kaptan, iki tane tekneleri var biri kelebek diğeri de Siyah Gül. Ha bu arada bahsetmeyi unutmadan, Siyah Gül Halfeti’ye özgü, sadece burada yetişen bir gül çeşidi. Hatta Fox TV’de yayınlanan Kara Gül dizisi de ismini bu siyah gülden alıyor. Ayrıca Nuri Kaptan diyor ki dizinin Halfeti’ye çok faydası oldu, insanlar dizi sayesinde duyup gelmeye başladı biz de iş yapmaya başladık.


Hep iş hep iş temposunun içinde iyi ki birdenbire aklıma geldi Halfeti ve iyi ki gittim bu diyarlara. Fırat’ın sularının değdiği her yer gibi Halfeti de cennet gibi göründü bana. Öyle neşeli öyle sevinçli döndüm ki İstanbul’a, ilk defa bir seyahat dönüşü yorgunluktan ölüyor gibi hissetmedim aksine enerji dolu döndüm evime.  Bir dahaki Antep seyahatimde belki hafta sonu İstanbul’a dönmeyip  daha eni kunu bir vakit ayırırım Halfeti’ye… 

10 Temmuz 2014 Perşembe

Denize Dönmek İstiyorum


Her seferinde böyle yapıyorum. Bir daha arayı bu kadar uzatmayacağım diyorum ama dönüp dolaşıp bakıyorum ki o ara yine uzamış.  Hep de bir bahane buluyorum. Yok, iş yoğun, yok hayat yoğun, yok şöyle yok böyle. Hâlbuki düpedüz benim beceriksizliğim daha doğrusu disiplinsizliğim. Ya da tembelliğim, bilemiyorum. Aynı anda farklı şeyleri hayatımda bir arada yürütmeyi beceremeyişim. Her ne ise bir şekilde bu ara uzuyor. Aslında ne çok yazmak istiyorum. Bazen birkaç kelime geçiyor içimden, hah diyorum yazmam lazım, sonra yine başka şeyleri sokuyorum araya, uçup gidiyor.

Her ne kadar ara versem de, bir bahane bulup ihmal etsem de, burada bana ait bir yerin olduğunu bilmek benim de ait olduğum en azından bir yer olduğunu hissettiriyor, güven veriyor bana. Kuralı olmayan, ya da varsa bile bir kural sadece benim koyduğum, her şeyini benim belirlediğim, istediğim zaman geldiğim, özgürce tembellik edip bazen aksattığım, ama geldiğimde aynen yerinde bulabildiğim bana ait bir dünya. Ve benim ait olduğum, içinde en özgür olduğum dünya…

En son 2 ay önce uğradığımdan bu yana günlerim epey bir seyahatle geçti. Mayıs ayında, yüzlerce madencimizin acısının içimize oturduğu ve ülkemizde yas ilan edildiği vakitler iş seyahati için Malta’ya gittim ve Mayıs sonuna kadar oradaydım. Döndükten sonra da 1 haftalık bir İzmir seyahatim vardı. Sonrasında da temmuz gelmeden işleri toparlayayım diye İstanbul ve çevresinde oradan oraya koşturdum. Ramazan’ın gelişi ile birlikte kimilerinin üzerine oruç rehaveti çöktü, kimileri de tatile gitmeye başladı, bu vesile ile işler de biraz sessizleşmeye başlayınca ben de biraz kendimle ilgilenmeye başladım çok şükür.

Hazır kendime biraz vakit bulmuşken yüzüyorum bol bol. Şu dünyada en sevdiğim aktivite yüzmek. Tüm hücrelerimi tek tek hissediyorum attığım her kulaçta. Yoruldukça daha çok yüzmek istiyorum inadına. Denize siftah edemedim daha bu yıl ama şimdilik havuzla idare ediyorum. Çeşme’nin serin sularına atıcam inşallah kendimi yakında, deniz gibisi yok, çok özledim…

Denizi öyle seviyor öyle özlüyorum ki, cennet dendiği zaman aklıma hemen güzel bir deniz geliyor. Masmavi denizin önünde oturmuşum içime çekiyorum kokusunu, sonra bırakıyorum kendimi kollarına engin maviliğin.

Bütün yıl oradan oraya koştururken beni motive eden en önemli şey yazın gelip denize kavuşacak olmam. Masmavi, pırıl pırıl, upuzun sahilinde kah yürüdüğüm kah sularında kulaç attığım denize…

Nazım’ın şiirindeki gibi, denize dönmek istiyorum. Yazın gelişiyle iş bitti adeta kafamda. Rölantiye aldım en azından. Her fırsatta denize gitmek istiyorum, denizi düşlüyorum.

Nazım bu şiiri adeta benim için yazmış, ne de güzel yazmış…

Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların,
Boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
Sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!