21 Mart 2015 Cumartesi

HOŞGELDİN BAHAR


Bilenler bilir, adımın da Bahar olmasının etkisiyle ben her Bahar’ın gelişinde içim kıpır kıpır olur heyecanlanırım. Doğanın uyanışı adeta doğum günüm hissi verir bana. Tabiat ananın uyanıp yeniden doğduğu gün benim de doğum günüm olur.

Tevekkeli değil asırlardır bu günü birçok medeniyet bayram ilan edip şenliklerle kutluyor. Soğuğun şiddetinden, karanlığın kasvetinden yorulan doğanın yeşile dönüp aydınlanışını danslar eşliğinde kutluyor insanoğlu Anadolu topraklarında. Adına da “nevruz” diyor. Daha doğrusu biz bunu Türkçe’ye nevruz olarak çevirmişiz. Kelime aslında eski Farsça’dan geliyor. Yeni anlamındaki “neva” gün ışığı anlamına gelen “rəzaŋh” ile birleşerek bugünkü Farsça’da noruz olarak anılıp “yeni gün/gün ışığı” anlamına gelen kelimeyi oluşturuyor. Bu kelimeye biz nevruz diyoruz, Azerbaycanlılar novruz diyor, kürtler newroz diyor vs. Sonuçta hepsi bir yerden geliyor ve aynı şeyi ifade ediyor; doğanın yeni gün ışığıyla uyanışını… Bu yeni gün ki, Bahar’ın ilk günü.

Ayrıca bazı eski takvimlerde yılın ilk günü olarak kabul edilmiş bu gün.  Astrolojide de zodyağın ilk burcu olan Koç burcunun başladığı gün olmasından sebep astrolojik yılın başlangıcı olarak kabul ediliyor. Hatta bugün dünya astroloji günü olarak kutlanıyor.

Bizim ülkemizde ise malum devlet politikaları sebebiyle bayram olarak kutlanması gün be gün gelenekten çıkıp zaman içerisinde adeta kavganın simgesi haline gelmiş. Senin bayramın benim bayramım diye ayrı düşürülmüş.  Bahar bayramının seni beni mi olur halbuki? Cemre düşmüş, tabiat ana uyanmış, kırlar yeşile boyanmaya başlamış, gökyüzünün mavisiyle dağların ihtişamı buluşmuş ama biz kavgaya tutuşmuşuz.  Kavganın sebebi her ne olursa olsun kim olursa olsun, ki bir kavga varsa hiçbir taraf masum değildir, bu kavga doğanın bize sunduğu aydınlığı karartma hakkına sahip değildir.

Şu sıralar çok sık dinlediğim İran’lı bir müzik grubu var, aynı bizim Kardeş Türküler’e benzeyen bir grup. Bu grubun icra ettiği ve yazının sonunda paylaştığım Nevruz adlı çalışmaları bahsettiğim kavganın ne kadar gereksiz olduğunu hatırlatıyor bana her seferinde. Bu paylaştığım çalışmada hem Farsça, hem Kürtçe hem Türkçe(Azerbaycan Türçesi) Bahar ve Nevruz Türküleri coşku içinde seslendiriliyor. Zaten baştan sona dinlerseniz sık sık “bahar” kelimesi geçiyor.(Bahar kelimesi de zaten Farsça bir kelime). Ben her dinleyip izlediğimde içim kıpır kıpır oluyor ve bu topraklar üzerinde yaşayan her insanın aslında kardeş olduğunu, diller farklı olsa da duyguların aynı olduğunu, aynı şeyleri paylaştığını hatırlıyorum, tıpkı türküler gibi. İstiyorum ki bu kardeşliği tek bir kişi bile unutmasın. Unutmasın ki değişen devlet politikaları, her gün değişen uygulamalar, kendi çıkar ve hırslarından başka hiç bir şey düşünmeyen örgüt&devlet liderleri, bizleri birbirimize düşman edemesin. Her Bahar Bayramı kavgayı değil kardeşliği hatırlamamıza vesile olsun. Kutlu olsun! Mutlu olsun! Selam olsun Bahara! Newroz piroz be!
 

 

23 Şubat 2015 Pazartesi

KADIN OLMAK


Çok zor kadın olmak, çok.

Sadece bu ülkede değil, her yerde zor. Ama burada daha da bir zor sanki. Daha çocuk yaşta başlıyor onu yapma, bunu giyme, oraya gitme, şununla konuşma, bununla gezme, şöyle yapma, böyle deme ve benzeri yapma etmeler. Bu yapma etmeli cümlelerin erkek için kullanılan tek hali ise terli terli su içme oğlum olur ancak. Hani futbol oynar da terlerler ya ondan.

Baktığında ailelerimiz hep bizi korumak için böyle yetiştiriyor. Evet doğru, ortamı göz önünde bulundurunca korumak da gerekiyor belki ama ortamın böyle şekillenmesinde erkeğin kadından bu kadar farklı yetiştirilmesinin payı çok değil mi? Kadının daha çocuk yaşta önüne “yapma” “etme”ler dizilirken, erkeğin önünün bu kadar açılması baştan uçurum yaratmıyor mu?

Abine su götür kızım, kahvaltı hazırla kızım. Daha 6-7 yaşındayım halbuki. Abimse benden beş yaş büyük. Benim mantığıma göre küçük olduğum için abimin bana yemek hazırlıyor olması lazım. Ama sistem böyle demiyor. Sistem kadın yapar diyor. Hele o kadın bir de küçükse hiç kaçarı yok. Ki bu sadece benim mütevazi, nispeten Türkiye genellemesine göre daha rahat yetiştiğim ailemden ufak bir örnek.

Yaş biraz daha ilerleyince abi bir yandan anne baba bir yandan başlarlar o eteğin boyu ne Bahar, ne öyle kolların çıplak çıplak geziyorsun Bahar, neredeydin bu saate kadar Bahar, erkeklerle oynama Bahar. Bahar da Bahar. Ama erkeğe söylenen tek şey, bu ne kadar ter oğlum, terli terli bari su içme oğlum. Dediğim gibi bu sadece ufak bir örnek çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla. Kaldı ki ben şanslıyım, ailemdeki bütün kadın karakterleri güçlü olduğu için otomatikman kadına saygı gösteren bir sistem var bizim ailede. Ama yine de kadın onu yapmaz kadın bunu yapmaz kadın şöyle oturur şöyle kalkar kalıplarından kurtulamamış bizimkiler Anadolu insanı olarak.

Şimdi düşünüyorum da babanın anneyi dövdüğü, hor gördüğü bir evde büyüyen bir erkek çocuk büyüdüğünde kadınla ilgili nasıl bir kanıya sahip olur? Bir de üstüne kendi de dayak yiyorsa…

Kız çocuğuna özel kurallar konan bir evde büyüyünce erkek çocuğu da bu kuralları benimsemiyor mu en başından karşı cins için? Sonra ileriki hayatında bilinçaltında mini etek giyen, askılı bluz giyen kadın orospudur ya da kaşardır gibi bir kalıp olarak çıkıyor karşımıza. Sokağa çıkıp 100 tane erkeğe sorsak, mini etek giyen kadın hakkında ne düşünüyorsun diye, en az 90’ından buna benzer şeyler duyacağımıza şüphem yok. Çünkü böyle öğretiliyor. Önce evde sonra okulda. Koskoca liseli kızlardık, etek boyu kontrolü yapılırdı her sabah sınıflara girmeden önce. Eteği diz üstü olan kızlar cezayı yerdi bi güzel. Ama bir kıza oğlanın biri laf atsa ona ceza veren bir sistem yok. Hangi akılla mantıkla açıklanabilir ki böyle bir ayrım?

Akşamın bir vakti sokakta tek başına dolaşan kadın da yolludur zaten şeklinde ayrıca yoğun bir kanı olduğuna eminim. Kimse bunu dillendirmez belki ama bilinçaltında yatar içten içe. O yüzden o minibüs şoförü gencecik güzelim kıza saldırma hakkını görür kendinde bir an gaza gelerek. Bugün Özgecan yarın başka bir genç kız olarak çıkar karşımıza. Her gün 3. Sayfa haberlerinde gördüklerimiz cabası.

Her gün karşılaştığımız acı ve şaşkınlık dolu onlarca haber aslında sapık düşüncelerle kurallarla yetiştirilmişliğimizin, şiddete meyilli oluşumuzun, erkek yapar ama kadın asla yapamaz diye beynimize yerleştirilmiş tabuların bir yansıması. Ne zamanki şiddetten ve kadın-erkek ayrımından uzak, sapıkça tabulardan uzak, incelikle nezaketle yetiştiririz yeni nesilleri, ancak o zaman rahat bir nefes alabiliriz kadın olarak. belki. Ne zaman ki küçük kız çocuklarına kapat oranı gösterme ayıp ama erkek çocuğuna göster pipini amcalara evladım yüzsüzlüğünden vazgeçeriz, kız çocuğuna ne giymesi gerektiğini değil de erkek çocuğuna kadınlara karşı nasıl davranması gerektiğini, nerede durması gerektiğini öğretiriz, ancak o zaman bir arada huzur içinde yaşayabiliriz. Aksi takdirde pembe otobüs de yetmez, ülkeyi pembe mavi diye bölsek ancak kurtarır.  

Ha benim ümidim var mı derseniz, maalesef yok. Sadece çok üzgünüm.  

25 Ocak 2015 Pazar

Beni Sarar Melankoli


Öyle bir melankoli haliyle başladım ki 2015’e, şu satırı yazarken bile bir yandan kafamda deli düşünceler kol geziyor. Yazayım da rahatlayayım tarzında sabit bir düşünce olsa kolay iş. Ama öyle değil. Bildiğin jet hızıyla yüzlerce düşünce gelip geçiyor sürekli aklımdan.
Sanırım hepsi 2015 eksi 1981 işleminin sonucunun 34 olduğunu fark etmemle başladı. Yeni yıla girerken yeni yaşıma da hazırlık yapayım bari düşüncesiyle çıktı tabi bu işlem. Sonra da olan oldu. Sanırım bir nevi 35 yaş sendromuna girdim.

Çocukluk fotoğraflarıma bakıp bakıp ağlıyorum. Öyle böyle ağlamak değil hem de, hüngür hüngür. Tam olarak neye ağlıyorum belli değil. Geçip giden zamana mı, yaşlanıyor olmaya mı, yaşanmışlıklara mı yoksa yaşanamamışlıklara mı…bilmiyorum. Bir burukluk bir melankoli hali işte.

Aslında melankoli benim hayatımda hep vardı. Küçüklük fotoğraflarıma bakınca daha bir hatırladım. Hep bir hüzün vardı üzerimde çocukken bile. Mutsuzluk değil bu başka bir şey. En mutlu olduğum anlarda bile yaşanan bir “hüzün” bir “burukluk”. Şimdi gün geldi çattı 34 yaşıma geldim, hazır 35 yaş sendromuna da girmişken bu hüzün tarafımla yüzleşmeye koyuldum.

Küçükken yazın ortasında sandıktan kazaklarımı çıkarır giymeye çalışırdım annem algılayamazdı. Bunu yapma sebebimse kışı özlüyor olmamdı. Halbuki yazı çok severdim, sürekli denize girer çıkmak bilmezdim (hala öyleyim) çok mutlu olurdum, ama bir şekilde kışı tamamen geride bırakmış olmak beni hüzünlendirirdi, sanki kış bir daha hiç geri gelmeyecekmiş gibi. Aynı şeyi kışın da yaz mevsimi için yapardım. Yazlık tişörtlerimi çıkarır giyerdim anne ben yazı özledim diyerek.
Şimdi artık büyümüş olmanın farkındalığıyla ne yazın kışı ne kışın yazı özleyip hüzünlenmiyorum. Ama bu sefer de farklı hüzünler oluyor elbet. Yeni yılı karşıladığım yabancı ülkede kendi ülkemde olmadığım, sevdiklerimden uzak olduğum için hüzünleniyorum mesela, ama dönünce de oradan uzak olduğum için, oradaki sevdiklerimden uzak olduğum için... Sonra sorgular halde buluyorum kendimi. Nereye, neye aitim ben diye. Yaza mı kışa mı? Oraya mı buraya mı? Peki acaba bunun bir önemi var mı? İnsan illa bir yere ait olmak zorunda mı?

Belki zorunda değildir ama insan ait olma ihtiyacı duyuyor bir şekilde bir şeye bir yere.  Belki de benim hayatım boyunca hüzün diye adlandırdığım şey, eksik, tamamlanmamış bir duygu. Ne aileme, ne doğup büyüdüğüm yere, ne ailemin geldiği yere, ne başka bir ülkeye, ne arkadaşlara, ne müziğe, ne yaptığım işe… hiçbirine hissetmediğim aidiyet duygusu. Hepsine olan sonsuz sevgimle kendimi hiçbirine tam olarak ait hissetmeyişimin arada kalmışlığı…

Evet arada kalmışlık… Yaz ile kış mevsiminin arasında, gece ile gündüzün arasında, aile ile sevgili arasında, iş ile aşkın arasında, gurbet ile sıla arasında, hep arada, her şey arada. Hiçbir şey tam değil o yüzden. Hep bir eksik. Hep bir yalnız. Hep bir melankoli…

Tam da Sabahattin Ali’nin dediği gibi;
Ne bir dost ne bir sevgili
Dünyadan uzak bir deli
Beni sarar melankoli

 

27 Eylül 2014 Cumartesi

DOĞU’DA BİR CENNET: HALFETİ


İş için çok seyahat ediyorum malum, ama bu yaz kendim için de epeyce bir gezdim. Oradan oraya o kadar yer gezdim ama bir yandan da iş peşinde koşturduğum için oturup yazacak vakit bulamadım. Yaza açılışı Malta’da yaptım, iş seyahati için gittim ama aynı zamanda çok keyifli vakit de geçirdim. Daha sonra bir hafta sonu kaçamağı Çeşme, bayramda Erzincan, Sivas, sonrasında Rodos, Marmaris, Datça derken yazı kapattım. Eylül ayı itibarı ile de yoğun tempolu iş sezonunu açtım.

İş için sık sık gittiğim Gaziantep’teydim yine geçtiğimiz hafta. Bunca yıldır Gaziantep’e gider gelirim ama yaptığım tek şey genelde koştur koştur müşterileri dolaş sonra koştur koştur ya otele ya da havaalanına gitmek olur. Arada vakit olur da bir öğle yemeği yersem ne mutlu. Gerçi benim gibi et ve kebap sevmeyen bir insan için Gaziantep ve civar bölgede yemek yemek çok da keyifli olmuyor. Bir öğün neyse de birkaç öğün yiyemiyorum oralarda ben.   “Ne yemek istersiniz sorusu” Gaziantep’te “kıyma mı yersiniz kuşbaşı mı yersiniz” şeklinde oluyor genelde. Her ne yersem yiyeyim sonrasında midemden geri gelmeye çalışıyor. Yağından mı, baharatından mı artık bilemiyorum neyinden ama çok ağır geliyor bana.  Ama yine de denemek için yerim. Mesela Halil Usta diye bir yer var en güzel orası yapıyor kebap denen şeyi. Hatta bence Türkiye’de en iyi et yapan yer orasıdır. Bir de İmam Çağdaş var ama Halil Usta İmam Çağdaş’a en az on basar. Aklınızda bulunsun olur da giderseniz.

Gaziantep büyük bir şehir. İstanbul gibi yoğun bir trafiği yok ama yine de büyük. 2 milyon gibi bir nüfusu var sonuçta. Büyük şehir olmasından mütevellit artık orada da nereye baksan beton yığını. Beş-On sene önce bomboş duran arazilerde şimdi koca koca Toki konutları var. Dağ taş olmuş beton. Dün işim beklediğimden erken bittiğinde akşamki uçak saatine kadar ne yapacağımı bilemedim o beton yığını içerisinde. Normalde gidip içinde oturup bilgisayarımı açıp çalıştığım bir alışveriş merkezi var ama hiç içim almadı oraya gitmeyi de. Sanayiden arabayla çıktım D-100 yolunda öylece giderken içimden şehir merkezi tabelalarını es geçip Urfa tabelalarını takip ederek yolun nereye gittiğine şöyle bir bakmak geldi bir süre. Onca senedir gidip geliyorum, daha ilk defa havalimanı tabelasından sonrasına kadar gittim. Ben ki seyahat etmeyi yeni yerler görmeyi keşfetmeyi bu kadar seven bir insanım, ama kısmet olmadı işte. Bugüneymiş kısmet.

Yol tek şeride indikten sonra fıstık tarlaları başladı sağlı sollu. Fıstık tarlaları boyunca ilerlerken acaba şu sular altında kalan şehir uzak mıdır çok diye içimden geçti. Evet o şehir Halfeti. Baktım haritaya, saat de müsait, dedim ben giderim buraya. Zaten Fırat Nehri söz konusu olunca benim içimi bir heyecan kaplar hep, o heyecan beni Halfeti’ye kadar götürdü.

Giderken fıstık bahçelerini izleye izleye gittiğim için otobana girmedim o yüzden Birecik’in (Urfa’nın ilçesi) içinden geçerek gittim. Otoban’dan gitmek tabi daha kısa sürede götürüyor ama böyle gidince de gittiğim her kilometrenin keyfi başka oldu. Nizip’i Birecik’i fıstık bahçelerini görmüş oldum çok da güzel oldu.

Birecik’ten Fırat nehrini soluma alıp ilerlerken zannettim ki Halfeti’ye kadar bu yol böyle Fırat’ın kenarından gidecek. Fakat bir süre sonra Fırat kayboldu tepelerin arazilerin arasından geçen virajlı bir yol başladı. Sanırım 30 kilometre kadar o yoldan gittim. Acaba doğru yolda mıyım diye tereddüt ettiğim çok oldu. Zira o tepenin arazinin fıstık tarlalarının sonunda nasıl Fırat’ı göreceğimi algılayamadım. Derken tam yolun sonunda tepe bir yere geldiğimde Fırat büyüleyici görüntüsüyle karşıladı beni. Durdum o tepede fotoğraf çektim her ne kadar etrafta in cin top oynasa da. Biraz korkmadım değil, ama o kadar muazzam bir görüntüydü ki bu durup biraz o havayı içime çekmek istedim. Hem Fırat’ı izledim o tepede hem de sessizlikte huzur buldum. İyi ki gelmişim dedim. İyi ki dinlemişim iç sesimi ve gelmişim diye şükrettim. O beş dakika o havayı soludum ya o bile bana yetti, eve huzur içinde geri dönebilirdim artık. Ama daha hala vaktim vardı o yüzden Halfeti’nin içine doğru ilerledim.

Halfeti’nin içine girer girmez genç bir delikanlı durdurdu beni. Abla gel tekneyle gezdireyim seni dedi. Yav hele bi dur nefes alayım şöyle bi oturayım nehir kenarında dedim ama yok dinlemedi. Dedi ki ilersi daha güzel. İlersi neresi diyorum ben içimden. O kadar bir şey bilmiyorum ki sadece gidicem arabayı park edicem, orada bir çay bahçesinde bir şeyler içip bir gözleme yiyip geri dönücem diye düşünüyordum gelmeden önce. Meğerse buranın yolu yordamı tekne turuymuş!   

Halfeti bundan 14 yıl öncesine kadar daha güzel bir yermiş. 2000 yılında Birecik Barajı’nın yapımıyla birlikte nehir suyu 30 metre yükselince nehir kenarındaki neredeyse bütün köyler(20’den fazla köy olduğunu söyledi delikanlı) su altında kalmış. Sadece şimdilerde ismi “Eski Halfeti” olarak geçen ilçe merkezinin bir kısmı ayakta kalmış. Suyun yükseleceği önceden belli olduğundan, insanlara yeni yerler vermiş devlet. Eski Halfeti’nin 10 kilometre ötesinde şimdi adı Yeni Halfeti olan yer burası da. Yani Halfeti’nin halkı artık Yeni Halfeti denen, Fırat’ın kenarında olmak bir yana dursun tepeden bile Fırat’ı görmeyen bir yerde yaşıyor. Ben olsam ne yapardım bilmiyorum. Her gün güne Fırat’ın ihtişamıyla başlarken birdenbire bir beton yığınının içinde bulsaydım kendimi, hiç hoşnut olmazdım bu durumdan eminim.

Yaklaşık 2 saati buldu tekne turumuz. Nehir boyunca tekneyle epey bir ilerledik. Kuzeye doğru
ilerlerken sol tarafımızdaki kara parçasının Gaziantep, sağ taraftaki kara parçasının Şanlıurfa’ya ait olduğunu öğrendim. Zaten Halfeti resmi olarak Şanlıurfa’nın ilçesi bu arada. Ama Fırat’ın bir tarafı Antep bir tarafı Urfa’da kalmış.

Buralarda binlerce yıl öncesinde medeniyetler yaşamış. Antep sınırları içinde kalan bölgede bir kale var o dönemlerden kalan. Baya eski olduğu belli. Yine aynı bölgede birçok mağara var. Hatta söylentiye göre dönemin Kral’ının kızı o mağaralardan birinde yaşıyormuş.



Nehir boyunca tekneyle ilerlerken sağlı sollu eski köylerden kalan kalıntılar görünüyor. Suyun altında görünenler ürkütüyor insanı. Üstünde kalan üç beş yer de ya restoran olmuş ya çay bahçesi. Yukarıdaki resimde görünen evler kalabalık bir köyden geriye kalan terkedilmiş evler. Bir de yarısı suyun içinde yarısı suyun üstünde kalmış bir cami minaresi.

Eski medeniyetler yaşar da kilise olmaz mı. Burada da bir kilise var elbet. Hastayım zaten bu eski insanların buldukları her kara parçasında, mağara içinde bile olsa kiliselerini ya da Hristiyanlık öncesiyse tapınaklarını eksik etmemelerine.

Kiliseyi dolaştıktan sonra kilisenin hemen yanındaki ufak restoran’da yörenin meşhur “Şabut Balığı”
nı denemek istedim. Güzel bir salata eşliğinde getirdiler sağolsunlar. Fakat ne yazık ki Şabut’u sevmedim. Sanırım ben tatlı su balıklarını sevmiyorum. Alabalık yiyorum yine iyi kötü ama bu Şabut denen balık aşırı kılçıklı bir balıktı. Bir de önceki günden kebaplar midemi biraz rahatsız ettiği için hassas mideyle tadı da iyice bir kötü geldi bana. Belki normal zamanda yesem bu kadar kötü gelmez.

Şabut’u da yedikten sonra artık tekneyle geri dönme vakti geldi. Eski Halfeti’nin tekneden görüntüsünü de özellikle paylaşmak istiyorum. Çünkü özellikle dikkat çekmek istediğim bir şey var burada. Yandaki fotoğraftan da görüleceği üzere bu güzelim otantik sevimli şehrin tepesine kocaman bir otel inşaatı başlatmışlar. Bu kadar güzel bir gezinin ardından sinirlenmek hoş değil ama bu koca otel inşaatını görünce bütün sinirlerim yerinden oynadı. Ağlayabilirdim bile o derece. Hiç mi göz izan akıl fikir yok buraya bu ucubenin yapılmasına izin verenlerde. Allah aşkına hiç mi yok! Hiçbiri yoksa Allah korkusu da mı yok böyle bir güzelliğin içine şu çirkinliği yerleştirip berbat ediyorsunuz? Gelen turistlerden utanıyorum resmen. Yazık çok yazık.

Her ne kadar ucube otel kısmı beni sinir ettiyse de Fırat’ın büyüsüyle geçirdiğim bu güzel öğle vaktinden sonra keyfime diyecek yoktu. Rehberim olan delikanlı da sağ olsun pek bir ilgilendi benimle. Tekneden sonra arabama kadar geçirdi beni, abla suyun neyin var mı  getireyim mi diye bile sordu. İnsanlık hala ölmemiş burada. Olur da sizin de yolunuz düşerse, bulun bu delikanlıyı, ismi Nuri Kaptan, iki tane tekneleri var biri kelebek diğeri de Siyah Gül. Ha bu arada bahsetmeyi unutmadan, Siyah Gül Halfeti’ye özgü, sadece burada yetişen bir gül çeşidi. Hatta Fox TV’de yayınlanan Kara Gül dizisi de ismini bu siyah gülden alıyor. Ayrıca Nuri Kaptan diyor ki dizinin Halfeti’ye çok faydası oldu, insanlar dizi sayesinde duyup gelmeye başladı biz de iş yapmaya başladık.


Hep iş hep iş temposunun içinde iyi ki birdenbire aklıma geldi Halfeti ve iyi ki gittim bu diyarlara. Fırat’ın sularının değdiği her yer gibi Halfeti de cennet gibi göründü bana. Öyle neşeli öyle sevinçli döndüm ki İstanbul’a, ilk defa bir seyahat dönüşü yorgunluktan ölüyor gibi hissetmedim aksine enerji dolu döndüm evime.  Bir dahaki Antep seyahatimde belki hafta sonu İstanbul’a dönmeyip  daha eni kunu bir vakit ayırırım Halfeti’ye… 

10 Temmuz 2014 Perşembe

Denize Dönmek İstiyorum


Her seferinde böyle yapıyorum. Bir daha arayı bu kadar uzatmayacağım diyorum ama dönüp dolaşıp bakıyorum ki o ara yine uzamış.  Hep de bir bahane buluyorum. Yok, iş yoğun, yok hayat yoğun, yok şöyle yok böyle. Hâlbuki düpedüz benim beceriksizliğim daha doğrusu disiplinsizliğim. Ya da tembelliğim, bilemiyorum. Aynı anda farklı şeyleri hayatımda bir arada yürütmeyi beceremeyişim. Her ne ise bir şekilde bu ara uzuyor. Aslında ne çok yazmak istiyorum. Bazen birkaç kelime geçiyor içimden, hah diyorum yazmam lazım, sonra yine başka şeyleri sokuyorum araya, uçup gidiyor.

Her ne kadar ara versem de, bir bahane bulup ihmal etsem de, burada bana ait bir yerin olduğunu bilmek benim de ait olduğum en azından bir yer olduğunu hissettiriyor, güven veriyor bana. Kuralı olmayan, ya da varsa bile bir kural sadece benim koyduğum, her şeyini benim belirlediğim, istediğim zaman geldiğim, özgürce tembellik edip bazen aksattığım, ama geldiğimde aynen yerinde bulabildiğim bana ait bir dünya. Ve benim ait olduğum, içinde en özgür olduğum dünya…

En son 2 ay önce uğradığımdan bu yana günlerim epey bir seyahatle geçti. Mayıs ayında, yüzlerce madencimizin acısının içimize oturduğu ve ülkemizde yas ilan edildiği vakitler iş seyahati için Malta’ya gittim ve Mayıs sonuna kadar oradaydım. Döndükten sonra da 1 haftalık bir İzmir seyahatim vardı. Sonrasında da temmuz gelmeden işleri toparlayayım diye İstanbul ve çevresinde oradan oraya koşturdum. Ramazan’ın gelişi ile birlikte kimilerinin üzerine oruç rehaveti çöktü, kimileri de tatile gitmeye başladı, bu vesile ile işler de biraz sessizleşmeye başlayınca ben de biraz kendimle ilgilenmeye başladım çok şükür.

Hazır kendime biraz vakit bulmuşken yüzüyorum bol bol. Şu dünyada en sevdiğim aktivite yüzmek. Tüm hücrelerimi tek tek hissediyorum attığım her kulaçta. Yoruldukça daha çok yüzmek istiyorum inadına. Denize siftah edemedim daha bu yıl ama şimdilik havuzla idare ediyorum. Çeşme’nin serin sularına atıcam inşallah kendimi yakında, deniz gibisi yok, çok özledim…

Denizi öyle seviyor öyle özlüyorum ki, cennet dendiği zaman aklıma hemen güzel bir deniz geliyor. Masmavi denizin önünde oturmuşum içime çekiyorum kokusunu, sonra bırakıyorum kendimi kollarına engin maviliğin.

Bütün yıl oradan oraya koştururken beni motive eden en önemli şey yazın gelip denize kavuşacak olmam. Masmavi, pırıl pırıl, upuzun sahilinde kah yürüdüğüm kah sularında kulaç attığım denize…

Nazım’ın şiirindeki gibi, denize dönmek istiyorum. Yazın gelişiyle iş bitti adeta kafamda. Rölantiye aldım en azından. Her fırsatta denize gitmek istiyorum, denizi düşlüyorum.

Nazım bu şiiri adeta benim için yazmış, ne de güzel yazmış…

Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların,
Boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
Sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

1 Mayıs 2014 Perşembe

Emek ve Dayanışma Günü

Tüm çalışanların, emekçilerin emek ve dayanışma gününü kutluyorum, her ne kadar burnumuzdan gelse de…

Kimimiz karın tokluğuna çalışıyoruz, kimimiz çocuğumuzu okutabiliyorsak seviniyoruz, kimimiz evimize ailemize hasret kalarak gecemizi gündüzümüze katıyoruz. Bir şekilde hepimiz emek harcıyoruz, ve sonuçta hayatımızı harcıyoruz. Ne için?

Aslında hepimiz maaşlı çalışan köleleriyiz bu yüzyılın. Birimiz mavi yakalı, birimiz beyaz yakalı köleleriz. Dünya nüfusunun %90’ının bir parçası olarak, diğer %10’luk kesiminin zenginliğine zenginlik katması için çalışıyoruz. Karşılığında elimize verilen üç beş kuruşla susuyoruz. Emeğimizin karşılığında hakkımızı sorgulamak istediğimizde ise susturuluyoruz. Tam bir kölelik işte.

Her şeyin bir günü var, sevgililer günü, anneler günü, babalar günü, öğretmenler günü… Bu özel günlerde özellikle yaşıyoruz o günü. Anneler gününde annemizi mutlu etmeye çalışıyoruz, sevgililer gününde sevgilimizi. Keşke en azından emekçilerin günü olarak ilan edilmiş bu gün emeğimizin “takdir” edildiği bir gün olabilse. Takdir bir yana dursun her yıl ayrı bir eziyet… Yaşatılan bu eziyet köleliğimizin resmi kanıtı. Bizim yapmamız gereken tek şey sorgusuz sualsiz birileri için çalışmak, onlara hizmet etmek zira. Karşılığında ay sonunda hesaplarımıza yatan üç beş kuruş sus payımız var ya, daha ne işimiz var meydanlarda orada burada…

Bir yandan düzene lanet okuyorum, bir yandan kendi köleliğime, bir yandan izlediklerime, okuduklarıma, kim olursa olsun bu günü bayram gibi kutlamak isteyenlerin engellenmesi için uygulan bin bir çeşit şiddete. Öyle sıkıldım ki bunları görmekten artık. Midem bulanıyor. Ruhum bulanıyor. Bir günü bile çok gören bir zihniyet için bir saat bile emek harcamaya değmez aslında. Değmez değmesine de ah o korkularımız olmasa…


Yine de kutlu olsun efendim, gazsız tomasız bayramlar geçirebileceğimiz günleri bir gün görebilmek ümidiyle…

1 Nisan 2014 Salı

İÇİMDE KALANLAR

Çok uzun bir yazı yine. Malum bir başladım mı tutamıyorum kendimi, ama elimde değil yazıcam. Yoksa içimde kalanlar beni yiyecek. Seçim sonrası malum, birçok vatandaş gibi ben de 2 gündür ful dikkatle seçim sonuçlarını takip ediyorum. Öncelikle çıkan sonuçların ülkemizin her yerinde hayırlı uğurlu olmasını, göreve başlayanların hak hukuk insanlık tanıyarak görevlerini yapmalarını diliyorum. Benim siyasi hiçbir partiye karşı bir fanatikliğim, bir bağımlılığım yok. Bir haksızlık hukuksuzluk yapıldığını gördüğüm an babamı bile tanımam, o kadar net.  Diğer yandansa oy kullanmaya başladığımdan beri aynı insanların yüzünü görmek hiç de hoşuma gitmiyor doğrusu. Kafamı karıştıran, birey olarak beni rahatsız eden yüzlerce şey var. Kendimi boşlukta gibi hissediyorum, sahipsiz gibi. En önemlisi ise çalışıp kazanarak emek harcayarak ter dökerek elde ettiklerimin boşa gittiğini ve haketmeyen insanlar tarafından kullanıldığını düşünmek beni deli ediyor. 

Büyüklerin biz küçükken, gençken bize sarfettiği klişe deyip geçtiğimiz çok popüler bazı laflar vardır ya hani, "anne olunca anlarsın", "baba olunca anlarsın" "para kazanınca anlarsın"...bu laflar geliyor arasıra aklıma. hele şu sıralar epey bir geliyor. Anne olamadım henüz o yüzden annemi yeterince anlamam hala mümkün değil ama para kazanmaya başladığım günden beri canla başla çalıştığım her saatin karşılığında kazanılan her kuruşun ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi anladım.

Neden bahsediyorum bu para mevzusundan, çünkü ne zamanki para kazanmaya başladım, o zaman siyaseti, bizi yönetenleri takip etmeye, sorgulamaya başladım ben. Öncesinde siyasetle siyasilerle uzaktan yakından hiçbir alakam yoktu. Zaten malum mühendislik eğitimi süresince insan şöyle bi mallaşıyor, mezun olduktan sonra anca yavaş yavaş kendine gelmeye dünyaya dönmeye başlıyor. Bende de öyle oldu işte. 

Tesadüftür ki genellikle brüt maaş üzerinden çalışan bir insan oldum. Halbuki Türkiye'de çoğu firmanın daha az sigorta primi ve vergi ödemek için hiç tercih etmediği bir yöntemdir bu. Avrupa'da ise net maaş diye birşey yoktur zaten, konuşulan herşey brüttür. Her neyse, bilenler bilir, atıyorum 1.500 TL brüt maaş için el sıkıştıysan bir patronla, hesabına yatan para her ay aynı değildir. Ama ortalamaya vurursan 1.000 lira gibi bir kazanç elde edersin. Yani her ay 500 tl yi vergi+ssk primi olarak devlete ödersin. Yılda eder 6.000 lira. 

Matematik dersi verme gibi bir niyetim yok tabiki, ama şunu söylemek istiyorum özetle; brüt maaş üzerinden çalışıp (ki çok düşük bir kesim böyle) üstüne bir de her ay bordrona şöyle bir bakıyorsan o zaman gerçeklerle dannnn diye yüzleşiyorsun. Diyorsun ki ulan amma çok para kesiyor bu devlet benden. Hele ki maaş seviyesi biraz daha yükselmeye başlayıp, vergi dilimleri de kol gibi yükselmeye başlayınca.. örneğin 2.000 TL net maaş kazanmak istiyorsan, brüt maaşının 3.000 TL civarında bir şey olması gerekiyor. Yani ayda 1.000 TL ödemeye başlıyorsun bu sefer. Yılda eder 12.000 TL. Sonra düşünmeye başlıyorsun, ulan kassam bu parayla araba bile alabilirim. Dolayısıyla her yıl bir araba parasını devlete vatandaşlık görevi olarak ödediğini düşünüp bir yandan da buna içerlemeye başlıyorsun. Maaşın azck daha yükseldiğindeyse oh la la, nerdeyse 3-4 senede bir daire parası devlete ödüyorsun. 

Tabi bunun karşılığında haklı olarak o paranın hesabını yapıyor insan. Ben mağazaya gidip en beğendğim kıyafet için bile aman indirim gelsin de 10 lira kar ederimin hesabını yaparken, haliyle devlete ödediğim her kuruş da gözüme daha çok görünmeye başlıyor bir zaman sonra. Geldiğimiz şu noktada ise, "hizmetin öncüsü" olarak popülerliğini kazanmış bir oluşumun kutular dolusu paralarla oynarken bana nasıl bir "hizmet" verdiğini derin derin sorguluyorum haliyle. 

Öncelikle şunu söyliyim duble yol benim için bir hizmet değil kesinlikle. Daha ilkokuldayken öğretttiler ki bize, ödediğiniz her KDV size yol, su elektrik, olarak geri dönecektir. Hatta yaşıtlarım bilirler, o dönemlerde çok meşhur bir reklam vardı "bir alışveriş bir fiş, önce alışveriş sonra fiş" zihnimize kazındı resmen. İyi de oldu kazındığı bu arada. İşte o reklamlarda da bize aynı şeyi öğrettiler aldığınız her fiş size yol su elektrik olacak geri dönecek. E bu durumda bahsi geçen yollar vs. devletin asli görevi oluyor. Yani hizmet değil aslında. 

Diyelim ki apartman yöneticisi binada 50 şer lira para topluyor her ay, binanın faturalarını ödüyor, binayı temizletiyor vs. yaptığı şeye hizmet diyor muyuz? samimi olalım çoğumuz demiyoruz. Yönetici seçildiyse, bunu organize etmek onun görevi diyoruz. Asansör bozulsa, "yönetici nerdeeee napıyo bu allahın cezası adam" diye bağırıyoruz hemen. Aidat haricinde ek para isterse, ya da üç beş kuruş ödenen aidatlardan açık verdiğini  farkedersek de adamın tepesine çullanıyoruz. 

Dolayısı ile, kendi cebine girebilecek paradan bizzat her yıl bir araba parasını devlete ödeyince soruyorsun ben ne hizmet alıyorum diye. 

Devlet hastanesine ayağımı basmıyorum, zira doktor kalmadı hastanelerde malum, gidiyorsun her yer asistan dolu. Bir dünya tahlil yaptırıyorsun sonucunda doktor zannettiğin asistanın önüne koyuyorsun. Yanlışlıkla kimya sınavıyla karşılaşmış sözel öğrencisinin sınav kağıdına baktığı gibi bakıyor test kağıdına. Kendimi emanet eder miyim? Ailemi emanet eder miyim ben o hastanelere? Mecbur napıyorum, özel sağlık sigortası. Devlet ödememe katkıda bulunuyor mu peki, hayır. 

Ödediğim paranın kullanılması gereken diğer kritik hizmetlerden biri ise eğitim. ben okudum büyüdüm bilinçlendim çok şükür, benden sonra gelenler de okusun, bilinçlensin en çok istediğim şey. Kendi çocuğum olmasına gerek yok, bu memleketin çocukları, gelecekte bu memleketi dünyaya temsil edecek insanlar. Hızla büyümüş ve ilerlemiş dünyayla yarışabilmemiz için kat etmemiz gereken binlerce kilometre var, gelişmemiz gereken çok şey var. Ve ne yazık ki hala gelişmemiş ama "gelişmekte olan ülkeler" grubunda bir ülke olarak eğitime dört elle sarılmamız gerekiyor. Bakıyorum bu konuda ne yapmış bizim apartman yöneticisi, dört bir yanı imam-hatip ismi verilen "din" eğitimi ağırlıklı okullarla boyamış. İşte bu noktada hoşgörüyü, anlayışı bırakmaya başlayıp biraz üzülüp sinirleniyor insan. Adı üstünde imam-hatip okulu. Yani mezun olunca "din" adamı olması gereken insanları yetiştiren okullar. Zaten oldukça dindar muhafazakar bir ülkeyiz, her caddede camilerimiz var Allah'a şükür, e din eğitimi de zaten camilerde veriliyor, çocuklar her yaz kuran kurslarına gidiyor. Neden "imam" yetiştiren okulların sayısının artmasına bu kadar ihtiyacımız var öyleyse? Bunda artniyet aramakta haksız mıyım? Okulların neredeyse %50 sinin imam-hatip okuluna dönüştürülmesinin sebebi ne? Dindar nesil yetiştirmek istiyorsan bile imam-hatip okuluna gerek yok. Camilerde ek kurslar aç çocuklar 
haftasonu ya da okul çıkışı gitsinler, bu kadar basit. Teknoloji çağında yaşıyoruz ve teknoloji demek sayısal ağırlıklı eğitim demek. Neden daha fazla "Fen" okulu açmıyoruz da "imam" okulu açıyoruz? Neden var olan okulları yenilemek yerine yıkıp yenilerini ya da ek binalarını yapıyoruz? Neden ben 10 liranın hesabını yaparken, kalkınmamıza, ilerlememize hiçbir katkısı olmayacak yatırımlar için har vurup harman savuruyoruz? 

Düşünüyorum başka ne hizmetler olabilir, şu ana kadar, sağlık en önemlisi dedik, ondan faydalanamıyorum. eğitim geleceğimize yatırım için en önemlisi dedik, e görünüyor ki din harici eğitim yok denecek kadar az. Ne olabilir başka? 

Sanat...bireysel olarak benim gözümü boyayabilecek yegane hizmet olurdu şöyle sanatsal alanda ek çalışmalar yatırımlar yapılsaydı. Din okulları yapılırken, müzik okulları, sinema okulları, tiyaro 
okulları da yapılsaydı art niyet aramazdım o zaman. Peki biz ne yaptık? Bırak yatırım yapmayı, devlet tiyatrolarının, operalarının kapatılması kararını aldık(!). 

Teknoloji...21. yy artık teknoloji çağı malum. Artık yeme içmeden tut savaşlara varana kadar her şeyin yapıtaşı teknoloji. Biz neredeyiz bu konuda? Sıfırın altında bir yerlerde heralde. Dünyanın en yavaş internetlerinden birini kullanıyoruz. Yetmezmiş gibi artık özgürce kullanamıyoruz da. O siteye girme yasak şunu açma yasak o yasak bu yasak. Elalem uzaya turistik gezi düzenliyor biz hala twitter açılsın mı açılmasın mıyı tartışma acizliğindeyiz. Medya'nın yayın özgürlüğünün kısıtlanmasından bahsetmiyorum bile. 

Velhasıl, ülkenin yapıtaşı olması gereken hiçbir alanda hizmet alamıyoruz aslında. Bilakis geri gidiyoruz. Bireysel olarak düşündüğümde ise, her yıl yeni bir araba alabileceğim parayı devletin eline teslim ediyorum ve karşılığında hiçbir hizmet almıyorum. Hizmet bir yana dursun, ilerlememiz gereken temel konularda geri gidişimizi gördükçe ödediğim her kuruş batıyor, ağrıma gidiyor. Hele kutu kutu evlerden çıkan paralar, mevzusu geçen milyonlarca dolarlık rüşvetler. Gece gündüz kan ter içinde çalışıp, dört bir tarafı tek başıma dolaşıp üç kuruş kazanmaya ve geleceğimi güvence altına almaya çalışırken ben, ömrüm boyunca çalışsam elde edemeyeceğim paraları tek seferde rüşvet olarak alan yöneticileri gördükçe ağlıyorum. evet evet yanlış duymadın, ağlıyorum. çünkü bu hazmedilebilecek bir şey değil. Çünkü biliyorum ki çalışmak hiç kolay bir şey değil. anam ağlıyor deyim yerindeyse. Para kazanmak hiç kolay değil. Hele o parayı kazanıp üç beş kuruş biriktirerek bir şey sahibi olmaksa hiiiiç kolay değil. Ben birey olarak kendime araba almayıp her yıl bir araba parası vergi öderken,  maaşlarını benim ödediğim vergilerle kazanan insanlar milyarların hesabını yapsın? Aynı zamanda benden daha fazla nasıl vergi alabilirimin hesaplarını yapsın, yurtdışına çıkmamı fırsat belleyip haraç keser gibi hiçbir gerekçesi olmayan bir yurtdışı çıkış vergisi alsın her seferinde, biraz keyif yapmamı fırsat kollayıp içtiğim iki kadeh biradan dünyanın en yüksek vergisini alsın, telefon, iletişim, benzin vs zaten her şeyden  dünyada görülebilecek en yükek vergileri alsın. Alacağına şahin vereceğine karga olsun ve ben de bunu hazmedeyim?

İşte bu pencereden bakınca insan seçim sonuçlarına, lanet okuyor, nasıl bunca şeye, hırsızlığa, yolsuzluğa sessiz kalırız diye. Şu memlekette çalışan herkes brüt maaşla çalışsa, vergisi şusu busu kanuna göre ödense, herkes her ay maaşından ne kadar kesildiğini şöyle bir görse canı acısa, o zaman çalınan 50 liranın bile hesabını sorar eminim. Ama gerçekler farklı tabiki. Hayatında vergi ödememiş veya ödemesi gereken vergiden mümkün mertebe çalmaya çalışan milyonlarca insan var nihayetinde. Tuzu kuru oluyor otomatikman. Onun için önemli olan tek şey karizması olan, dinin koruyuculuğunu garanti eden bir lider oluyor. Ben hırsızlık desem, yolsuzluk desem anlamıyor adamcağız haliyle. Nasıl anlasın ki? Adam senin benim gibi internet de kullanmıyor zaten, nerden görsün hırsızlık yolsuzluk haberlerini? görse de zaten kendi cebine dokunmadığı sürece niye ses etsin? Adam öyle görmüş, yönetici denen şey karizmatik bir adam olsun, ağzı laf yapsın, dini korusun yeter. Benim için misyonu her ay aidat toplayan apartman yöneticisinden çok da farklı olmayan, ismi bugün ahmet yarın mehmet olmasının hiçbir öneminin olmadığı bir insan, adam için karizmatik adeta tapılası bir lider. Onun beklentisini karşıladığı için de hizmette on numara bir lider. Beklentilerimiz farklı olduğu için birbirimize diyecek birşeyimiz yok aslında, ne o aptal ne de ben dinsizim. Sadece koşullarımız ve buna bağlı olarak beklentilerimiz farklı. 

Hiç bu kadar paradan bahsetmek istemezdim ama yapacak bir şey yok, çok ağrıma gidiyor. Kaldı ki şu devirde insanların da en hassas olduğu konu para. Bir yere yardım toplamak için birkaç kişiden para isteyin o zaman anlarsınız ne kadar kıymetli olduğunu herkesin parasının. Ben dünyalar kadar ödediğim vergiye karşılık hizmet alamazken, almakta olduğum hizmetler bir bir elimden alınırken, yasaklara hapsolurken, hayatında vergi ödememiş milyonlarca insanın "hizmet adamı" diye birinin peşinden gitmesini ve sonuçta o biri tarafından yönetilmek, aidatları her ay ona vermek zorunda olmak, o topladığı aidatları oraya buraya kafasına göre savuruşunu, kutular dolusu parayı nasıl istiflediklerini izlemek ve bunları kabul etmek hiç kolay değil. Çok zoruma gidiyor, çok. 

Şu çıkan sonuca göre ise herşeyi kabul etmek zorundayım. Ama helal ediyor muyum, kesinlikle hayır...