28 Ekim 2010 Perşembe

OLMAZ İLAÇ SİNE-İ SAD PAREME

Başlığı görünce korkup kaçanlar olabileceği gibi merak edenler de olacaktır illaki. Türk müziği ile ilgilisi olanlar ise mutlaka biliyordur zaten.

Hicaz makamında bir Hacı Arif Bey bestesinin adıdır efendim bu başlık. Hem de ne beste!

Zeki Müren'den dinlersin bir türlü, Behiye Aksoy'dan dinlersin başka türlü, oturur bir de kendin söylersin daha başka türlü. Hani şu dinleyip dinleyip bıkılmayan usta eserler vardır, işte onlardan. 

Ortada böyle muhteşem bir eser mevzu bahisken fazla söze gerek yok, ben bu eseri paylaşmak istiyorum hemen.
Sadece şunu belirtmek istiyorum. Atatürk'ün sevdiği eserlerden biri olduğu için, onun bize hediye ettiği Cumhuriyetimizin 87. yıldönümünü kutluyorken, Atamıza hediye ediyorum ben de bu şarkıyı...





OLMAZ İLAÇ SİNE-İ SAD PAREME
ÇARE BULUNMAZ BİLİRİM YAREME
BAKSA TABİBAN-I CİHAN ÇAREME
ÇARE BULUNMAZ BİLİRİM YAREME

KASTEDİYOR TİR-İ MÜJEN CANIMA
GÖZLERİ EN SON GİRECEK KANIMA
ŞERHEDEMEM HALİMİ CANANIMA
ÇARE BULUNMAZ BİLİRİM YAREME

27 Ekim 2010 Çarşamba

Ödül mutluluğu

Şehir hayatının, iş hayatının bizlere hediyesi olan vakitsizlik hastalığı yüzünden şu sıralar internette çok vakit geçiremiyor olmama rağmen, birilerinin blogumu takip ettiğini bilmek, hatta ödül almak beni çok ama çok mutlu etti.

Öncelikle, geçtiğimiz Cuma http://cimcimeblog.blogspot.com/ adresinde blogların tanıtımını yapıp beni blogunda tanıtan sevgili maydanoz, beni ne kadar şaşırttığını ve mutlu ettiğini anlatmam mümkün değil. Binlerce teşekkür göndermek istiyorum sana...

Veeee ödülüm! 

Dünyanın en tatlı cadısı bana ödül göndermiş, çok mutlu oldum ve gurur duydum. Bir cadı tarafından beğenilmek ayrı bir keyif. Teşekkür ederim holywitch!


Madem ilk ödülümü aldım, ben de ödül dağıtabilirim!

Gelenek icabı, ilk ödüller 15 bloga gönderiliyor ve blog sahipleri haberdar ediliyor.

Seçmesi çok zor da olsa ödüle layık gördüğüm blogları takdim etmeyi bir borç bilirim :)


  1. http://cellocalankedi.blogspot.com/
  2. http://handenincektikleri.blogspot.com/
  3. http://deepblueeagle.blogspot.com/
  4. http://begonvilliev.blogspot.com/
  5. http://www.amsterdamdankartpostallar.com/
  6. http://biradambirkadin.blogspot.com/
  7. http://cerenimben.blogspot.com/
  8. http://birfincankeyif.blogspot.com/
  9. http://melekyigit1990.blogspot.com/
  10. http://cepaynasi.blogspot.com/
  11. http://huzur-enerji.blogspot.com/
  12. http://peritozufotograf.blogspot.com/
  13. http://pelinyucesoy.blogspot.com/
  14. http://evimevimgzelevim.blogspot.com/
  15. http://ilknurdogu.blogspot.com/

Hep birlikte nice yazılar yazıp, ödüllere layık olmayı diliyorum...




20 Ekim 2010 Çarşamba

İSMİNİZ NEYDİ?

Bugün güzel dostumla sohbetimiz sırasında bir şey dikkatimizi çekti, detaylı bir şekilde irdelemeden duramadım.

Daha doğmadan aylar önce annemiz babamız başlıyor düşünmeye, kimileri kitaplar alıyor, listeler yapıyor, kuralar çekiyor, olmuyor karar verilemiyor tekrar kuralar çekiliyor, günümüz teknolojisinde tabiki bir de internetten araştırılıyor. Velhasıl doğacak bir çocuğun ismi, doğmadan önce ailesinin her gün 24 saatini meşgul ediyor. Saatler, günler, aylar süren bu düşünüp taşınmaların sonucunda bir isimde karar kılınıyor ve bir insan hayatı boyunca o ismi kullanıyor.

Koskoca bir ömür dile kolay...

Koskoca bir ömür, bir ismi taşıyoruz.

İsim deyip geçiyoruz. Fakat önemsiz bir şey olsa, bu kadar meşakkatli bir süreçten geçilmezdi isimlerimize karar verilmeden önce.

İnsanlar isimleriyle birlikte büyüyor, isimleriyle bütün oluyor, her yerde o isimle tanınıyor, bu dünyadan göçtükten sonra bile o isimlerle anılıyor.

Ben inanıyorum ki, bu isimlerimizin tek fonksiyonu, sadece kimlik kargaşasını önlemek değil. Öyle olsa, kalem, kağıt, defter, silgi diye de isim verilebilirdi hepimize değil mi?


Hayatımız boyunca birlikte yürüdüğümüz, her saniyemizi birlikte geçirdiğimiz, bir parçamız olan bu isimlerin ciddi bir manevi katkısı olmalı hayatımızda. Kendi gözlemlerime dayanarak öyle de olduğunu düşünüyorum aslında. Mesela, ismi “Melek” olan çok arkadaşım oldu. Hala da var, eksik olmasınlar. Şöyle bir bakıyorum da, tanıdığım bütün “Melek” adındaki insanların pozitif bir ışığı var etrafına karşı. Biraz gizemli olabilir belki, ama pozitif. Hiçbir zaman “Melek” adındaki bir insanın itici, iğneleyici bir karaktere sahip olduğunu görmedim. Genelde huzurlu bir hava gözlemlemişimdir üzerlerinde...Melek gibi olduklarına yönelik bir iddia öne sürmek haddim değil tabiki...hiçbirimiz melek değiliz zira insanız, amma ve lakin, bu “Melek” adının o insanlara kattığı olumlu bir ışık olduğunu düşünüyorum. Hayatları boyunca da o ismin ışığında ilerlediklerine göre, hayatları boyunca diğer insanlara göre biraz daha huzurlu bir ışıkları oluyor...tabi bu benim nacizane, fikrim, gözlemim, bilimsel bir kanıt sunamayacağım önünüze.

İsim bu kadar önemliyken, insanların çocuklarına tuhaf isimler koymalarını anlamıyorum. Hele ki anlamı direk negatif mesajlar veren isimleri hiç anlamıyorum. Saygı duyuyorum tabiki, herkesin bir zevki var nihayetinde. Ama neden olumsuz isimler koyuyoruz çocuklarımıza?

Hıncal” mesela...adı üstünde “hınc al, hıncımızı al, öcümüzü al” diye bağırıyor isim...
Bu hırs niye? Ne bu şiddet eğilimi? Bu ismin sahibi nasıl rahat nefes alabilir diye düşünmeden edemiyorum..Neyseki çok kullanılan yaygın bir isim değil..

Ama çok kullanılan isimler de var. “Savaş” mesela...
Ya niye savaşıyoruz durup dururken kardeşim? 3 günlük dünya değil mi? Neyin savaşı? Niye Savaş koyuyoruz çocuğumuzun adını da en baştan savaşa meyilli yapıyoruz, Barışa meyilli yapmaktansa...ha bir de kardeşi olur bu çocuğun, onun adını Barış koyarlar. Ne kadar zıt halbuki...sonra bu iki kardeş birbirine zıt olunca da “iki kardeş bir türlü geçinemediler birbiriyle, hep didiş hep didiş” diye söylenirler...Başka ne olmasını bekliyordunuz ki?


Velhasıl, yüzlerce örnek verilebilir, herkesin vardır çevresinde buna benzer örnekler, tuhaf isimler, negatif isimler, negatif enerjiler... Ben nacizane, memleketimizde binlerce güzel, huzurlu, saf, temiz isimler varken, hırs dolu, nefret dolu, eziyet dolu, isyan dolu isimler koyulması taraftarı değilim...

Yakınlarda doğacak bebekler adına gündeme getirmek istedim bu konuyu sevgili anne ve baba adayları. Kulağıma fısıldadılar benim “no'lur ablacım söyle de bize güzel isimler koysunlar, eziyet çekmeyelim hayatımız boyunca” dediler...

Benden söylemesi...


18 Ekim 2010 Pazartesi

DUMANSIZ HAVA SAHASI

Güya kapalı alanlarda sigara yasağı başladı da dumansız hava sahasına kavuştuk, insan gibi nefes alabileceğiz gittiğimiz yerlerde diye seviniyorduk, daha doğrusu ben ve benim gibi pasif içiciler seviniyorduk. Acaba gerçekten işe yarıyor mu bu yasak?

Bu yasak daha gelmeden bütün tiryakiler bıdı bıdı söylenmeye başladı. Yok alışveriş merkezine gitmeyiz, yok oraya gitmeyiz, yok bizim özgürlüğümüzü kısıtlıyorlar, yok efendim ne anlamı kaldı cafeye bara gitmenin, yok bizi insan yerine koymuyorlar diye diye kafamızı yediler. Bütün bu bıdı bıdılar sayesinde, bütün sokaklar masa ve sandalye doldu, güzelim yaz günlerinde sokaklarda oturamaz olduk bütün sokağın üstüne çöken duman bulutları yüzünden.

  
Bütün ülkelerde bu böyle mi, yoksa sadece bizim ülkemizde mi böyle bilmiyorum ama sözüm meclisten dışarı, sigara içen insanlar, yakınlarımız, dostlarımız istiyorlar ki herkeşler onlara uysunlar. Mesela 5 kişilik grupta 1 tanesi sigara içiyor “hadi arkadaşlar kahvemizi de dışarda içelim olur mu?” diyerekten hooop 4 tane garibanı da yanında sürüklüyor dışarı. Sonra ne oluyor? Bizim tiryakinin keyfi yerine geliyor, bir elinde kahvesi, bir elinde sigarası, yayılıyor sandalyesine başlıyor muhabbete kakara kikiri. Tabi dışarda onun gibi bir yığın daha içici mevcut, haliyle orada muazzam bir duman sirkülasyonu başlıyor. O dumanlar dans ederekten önce bütün kıyafetlerime işliyor, sonra saçlarımın dibine kadar siniyor, sonra elime, sonra yüzüme, işte tam buradan da ciğerlerime inmeye başlıyor. Ciğerime nüfuz eden ilk dumanla birlikte, boğazıma bir perde iniyor, birkaç sigara sonrasında o boğazdaki perde öksürüğe dönüşüyor, sonrasında beynim fonksiyonlarını yitirmeye başlıyor. Artık ne tek bir laf edesim geliyor, ne orada beş dakika daha oturma isteği. Çok ciddiyim, yoruluyorum, bitiyorum, eriyorum, midem bulanıyor, başım dönüyor, hayattan soğuyorum, insanlardan soğuyorum o anda resmen. Tabi benim neşeli hallerime alışkın olan tiryaki arkadaş başlıyor bu sefer “ne oldu kuzum nen var, bişeye mi canın sıkkın” sorularına...

Ya ben şiddet yanlısı bir insan değilim, bilakis karşıyım ama o anda var ya kafasına ne bulursam geçirmek, her türlü şiddeti uygulamak istiyorum bu tiryaki arkadaşa...Desem ki, hadi içeri geçelim ben sigaradan rahatsız oluyorum, aman yarabbi başlarlar bu sefer “kılsın sen, bir daha takılma bizimle, evine de gelmeyiz senin rahat rahat nefes al sen, bir sigaramıza bile katlanamıyorsun senden arkadaş mı olur” tipindeki alıngan tribal cümlelerine...sadece arkadaşlar mı bunu yapıyor? Tabiki hayır, sigara içen babanızsa, annenizse, sizden büyük bir yakınınızsa karşınızdaki, ölümlerden ölüm beğen. Beş dakika içinde dünyanın en hayırsız evladı, en lanet arkadaşı ilan ediveriyorlar insanı, maazallah bir tane sigaraları için “gık” dersek eğer...Velhasıl, alınganlık doruk noktasında bu sigara tiryakilerinde...onlar fosur fosur dumanlarını tüttürecek, etraflarına da sevdikleri insanları toplayacak, ama bu sevdikleri insanlar, öksürmeyecek, tıksırmayacak, gık demeyecek, dumanı eliyle uzaklaştırmaya çalışmayacak, bir sigara keyfi var insancağızların, bozmayacak o keyfi, özgürlüklerini kısıtlamayacak...


Ya pardon, kim kimin özgürlüğünü kısıtlıyor? O özgürlük diye bık bık savunduğunuz, elinizden bırakamadığınız zıkkım yüzünden dünyada kaç kişi ölüyor her gün? Hadi içenler bunu göze alarak bilinçli bir şekilde içiyor da, içmeyenlerin ne günahı var? Neden pasif içicilikten insanlar ölüyor?

Nefes alamıyorum arkadaşım, daha ötesi var mı? Hassas deyin, kıl deyin ya, sizin kıllık anlayışınızla, tribal bıkbıklarınızla uğraşamıcam.

Ben nefes alamıyorum bu dumanda, nefes diyorum nefes, yaşamamızı sağlayan şey hani... sizin sigaralarınız yüzünden bütün gece öksürüp öksürüp sabaha kısılmış bir sesle uyandığımda, en büyük keyfim olan şarkılarımı söyleyemiyorum mesela, insanlarla konuşurken iğrenç bir sesle konuşmak zorunda kalıyorum. Siz içe içe nefes borunuz, ses telleriniz, ciğerleriniz alışmış iyice, ne sesiniz kısılıyor ne başka bişey oluyor maşallah, olan etrafınızdaki pasif içicilere oluyor, siz de karşılığında biraz kendinizi suçlu hissedeceğinize, hem suçlu hem güçlü modunda, alınganlıklar, tripler, küsmeler, amaan binbir türlü saçma şeyler yapıyorsunuz.



  
Aslında en büyük zarar size oluyor tabi, gencecik yaşta kanserle boğuşmalar, kalp krizleriyle ölümden dönmeler... Size olan etkisi, direk öldürücü oluyor, pasif içicilerse sürünüyor, siz keyif alacaksınız diye ne yedikleri yemekten, ne içtikleri kahveden, ne ettikleri sohbetten keyif alıyor. Ha bir de gencecik yaşta ölümcül hastalıklara yakalanıyorsunuz, gene o pasif içiciler başınızda oturup ağlıyor...ileri dozdaki pasif içicileri de kanser, kalp krizi, ölüm senaryolarının beklediğinden ayrıca bahsetmek istemiyorum.

Burada kimseye sigaranın zararlarını anlatmak, sigarayı bırakın tarzı nutuklar atmak istemiyorum. Kim ne yaparsa yapsın, ölmek istiyorsa da ölsün, yapacak bir şey yok. Ama lütfen biraz anlayış, biraz saygı ey tiryakiler! Lütfen ya! Yalvarayım mı artık? Ha gerekirse onu da yaparım. Yeter ki insan gibi nefes alabileyim. Lütfen, rica ediyorum, sigara içmeyen insanların yanında içmeyin şu zıkkımı, evlerine gittiğinizde, arabalarına bindiğinizde “sigara içebilir miyim” diye sorup, “dışarıda içebilirsin” cevabı aldığınızda küsmeyin, alınmayın lütfen, alınacaksanız eğer sormayın. Sigara içmiyorsa vardır bir bildiği de içmiyordur. Evinde, arabasında, etrafında sigara içilmesinden keyif alıyor olsaydı, kendisi içerdi zaten değil mi? O kadarcık zekası vardır heralde bu insanların?

Yemeğe mi gittiniz, tavla oynamaya mı gittiniz, kahve içmeye mi gittiniz, canınız tam oyunun ortasında sigara mı istedi? Bir mola isteyin arkadaşınızdan, kardeşinizden, her kimse artık karşınızdaki...gidin dışarıda kendiniz gibi tiryakilerle birlikte için sigaranızı, sonra oyununuza, kahvenize, yemeğinize geri dönün...siz de mutlu olun karşınızdakinin de keyfi kaçmasın...


Kimse size içmeyin demiyor. Bakın sokaklarda içmek serbest. Onun bile yasak olduğu ülkeler var. Ama siz sigara içip keyfe geleceksiniz diye, yanınızda sürüklemeyin herkesi sokağa...zira sokaklarda dolaşmak bile işkenceye dönüştü dumanlarınız yüzünden.

Bir de çok büyük bir ayıp var ki, benim dilim varmıyor söylemeye, elim varmıyor yazmaya ama küçük bir not halinde belirtmeden de edemicem...
Birçok kapalı mekanda yasak işlemez olmuş, şaştım kaldım. Gittiğim birçok yerde şahit oldum fosur fosur sigara içildiğine ve çok moralim bozuldu. Kırk yılda bir, keyif almak için yemeğe gidiyorum diyelim bir yere, sigara içilmiyor diye güzelim havada bile içeride oturmayı tercih ediyorum ama bir de ne göreyim, o çok sevdiğim dumanlar içeride!!! Hem para vericem, hem keyif almıcam, hem öksüre öksüre eve dönücem, hem bütün kıyafetlerimi bir hışımla vernel eşliğinde yıkıyacam kokusu gitsin diye, saçlarımı en keskin kokulu şampuanlarla yıkıyacam...

offf şimdi darlandım işte, bu ne lan, içim sıkıldı, labirent mübarek, her yer duman altı, her yer çıkmaz sokak! bütün düşüncesiz sigara tiryakilerini uzaya gönderme hayalim canlandı yine...koyacaksın bir uzay mekiğine hepsini, ateşliyeceksin, sonra vınnnn uzaydalar. Ver elini yerçekimsiz ortam, ver elini özgürlük, ver elini özgürce sigara içmek, külünüzün düşme problemi de kalkar ortadan, vallahi mis gibi mis!

Hakkatten ya, uzaya gidin uzaya! Siz de rahat edin biz de rahat edelim!

Oh be dünya varmış!!!

12 Ekim 2010 Salı

KANSER



Ne kadar ürkütücü bir kelime öyle değil mi? Tüyleri diken diken oluyor insanın bu kelimeyi duyduğu zaman. Üstelik bu kelime bir hastalığın adı. Amansız hastalık... 21. yüzyılın başbelası...Kanser...adı da ürkütücü, kendisi de ürkütücü amansız hastalık.


Bu ay kanser ayı. Herkes bir şekilde bu konudaki hassasiyeti gündeme getirmek için çeşitli aktiviteler yapıyor. Feysbuk'ta, twitter'da iletiler paylaşılıyor, kadınlar kendi aralarında oyunlar oynuyor. Oynanan oyunları, paylaşılan mesajları kimileri saçma buluyor karşı çıkıyor, eleştirmeyi tercih ediyor. Yapılan bu aktivitelerin saçma ya da klişe olmasının bir önemi yok aslında. Önemli olan bir şekilde bu illet hastalığı gündemde tutmak, bu hastalığı birebir yaşamış insanlara ve hasta yakınlarına bir nebze de olsa destek olurmuşcasına ışık göndermek, moral göndermek belki de. Oyunu beğenmeyen başka bir şey de yapabilir kendi yaratıcılığını kullanırak ne bileyim işte, istedikten sonra yapılacak şey her zaman vardır.

Yaşamadan anlamaz kimse kimseyi hiçbir konuda, zordur da zaten deneyimlemeden bir şeyi canlandırması insanın. Hele ki kanser konusunda... Bunu ilk 11 yıl önce annemin kanser olduğunu öğrendiğim gün anlamıştım. 18 yaşında bir çocuk için anlaması daha da zor birşeydi üstelik. Küçükken “Pazar Konseri” adıyla yayınlanan, şimdi bayılarak dinlediğim Senfoni Orkestrası konserlerine “Pazar Kanseri” diyerek dalga geçiyorduk. Kanserle ilgili de tek deneyimim, tek bildiğim şey buydu. Ama özet olarak bildiğim şey, kötü ve korkutucu bir hastalık olduğuydu. Ve küçücük, fındık kadar bir sertlik yüzünden kontrole gittiğimiz doktorun istediği acil tetkikler sonucunda iki-üç haftalık bir zaman dilimi içerisinde adını koydukları teşhisti kanser. Bunu anlatmak, ifade etmek o kadar zor ki. Ne desem de o anı bir parça ifade etsem diye düşünüyorum, bulabildiğim tek kelime donup kalmak. Donup kaldım adeta, o delikanlı yaşımda, kanım dondu, beynim dondu, elim ayağım dondu, bütün hücrelerim dondu.

Hiçbir ağrısı sızısı yoktu üstelik annemin. Sadece sol memesinde fındık kadar bir sertlik vardı, televizyonlarda doktorlar bangır bangır ihmal etmeyin mutlaka kontrol ettirin diye bağırdıkları için onun bu küçücük şey için doktora gidilir mi şeklindeki itirazlarına rağmen kolundan tuttuk ve götürdük. Gidiş o gidiş. Tek tesellimiz güvenilir doktorların elinde olduğumuzdu. Hızlı bir şekilde bütün tetkikler yapıldı, kanser teşhisi kondu, üstelik gayet de ilerlemiş meret, bütün memeyi ve koltukaltı bezlerini acil bir şekilde komple ameliyatla alıp, sonra da ağır bir kemoterapi süreci başlatmaları gerekiyordu.


İnsan ne yapacağını şaşırıyor işte o anda. Önce bir güzel kendini kapalı odalara kapatıp ağlıyor tabi olayın şokunu atlatana kadar. Şoku bir parça atlattıktan sonra ise, yaşanacak süreci gözünde canlandırıp nasıl altından kalkacağız, nasıl başedeceğiz, başedebilecek miyiz, kemoterapilerle yarı ölü hale gelmiş anneye hem fiziksel destek vermeye çalışıp, hem moral verebilecek miyiz, bu kadar stres, üzüntü, yorgunluk ve şaşkınlıkla birlikte devam etmesi gereken hayatımıza da bir yandan nasıl devam edeceğiz gibi yüzlerce soru geçiyor kafalardan. Sorular geçe dursun, süreç yaşanmaya başlıyor istesek de istemesek de...

Şükürler olsun ki anneciğimin inatçı ve hırslı karakter yapısı, bu süreçte işimize yaradı. Evet 1 yıl boyunca neredeyse yarı ölüydü, ağır kemoterapi seanslarından sebep. Her kemoterapi seansından sonra en az bir hafta yemeden içmeden kesilmiş bir şekilde kusuyordu ve uyuyordu sadece. Tam biraz yemek yemeye başlayacak derken, öbür seans geliyordu hooop tekrar yatış. Bu yüzden diyorum yarı ölüydü diye...

Kaybettiği bir göğsüne, 41 yaşında tedaviler yüzünden mecburen erkenden girmiş olduğu menopoz sürecine, onu bitkisel hayata sokan kemoterapi seanslarına, yakın çevremizde aynı dönemde iki aile dostumuzu aynı hastalıktan kaybetmiş olmamızın üzüntüsüne rağmen, annem pes etmedi. En önemli şey de buydu zaten. Psikolojik savaş... Bu inatçı ve azimli kadın beyniyle, inancıyla birlikte savaştı bu kanser denen illetle. Eğer onun bu savaşı olmasaydı, biz istediğimiz kadar kendimizi yırtalım bir işe yaramazdı.

Bu sürecin bana kattıkları ise, erken yaşta hayatın sorumluluklarını almak oldu. Ufak tefek şeylerden hatta birçok şeyden şikayet etmenin ne kadar saçma bir şımarıklık olduğunu deneyimlemek oldu. 3 – 4 saatlik uykuyla yaşanabileceğini öğrenmek oldu, zira İzmit'te yeni başladığım üniversite eğitimine devam etmem gerekiyordu bir yandan. Sabah 6'da kalkıp trene binip, akşam koştura koştura Maltepe'deki evime geri dönüp, belki annem bir parça yiyebilir diye telaşla mutfağa girip yemek yapmak...kendi karnımızı da doyurup, etrafı temizleyip toparlayıp, biraz anneyle ilgilendikten sonra odaya kapanıp ödevlerle boğuşmak. Hem de ne boğuşmak. Sabahın 3'üne kadar hala bitmeyen raporları unutmam ne mümkün. Evet zor bölüm kimya mühendisliği, buradan yeri gelmişken onu da belirtmek istedim :)

Bir de insan güzel bir aileye ve aile dostlarına sahip olmanın kıymetini anlıyor bu süreçte. Çünkü insanın gerçekten yetişemediği, çaresiz kaldığı o kadar çok an yaşanıyor ki, işte o anlarda eğer ikinci bir el uzatacak bir yakınınız daha varsa etrafınızda ne mutlu size. Biz şanslıydık ki vardı. Yeri geldi ben okuldayken hiçbir kan bağımız bile olmayan komşularımız ilgilendi annemle, yeri geldi ben evi süpürürken sesleri duyan komşumuz geldi kapıyı çaldı bana yardım etti, birisi geldi sıcak çorba getirdi, yeri geldi teyzem evinde kendi elleriyle baktı anneme...bu süreçte yanımızda olan, herkese minnetarım ve binlerce kez teşekkür etmek istiyorum...  



Velhasıl zor bela bu kanser denen illet. Biz bir şekilde atlattık şükürler olsun. Geriye de bizlere kazandığımız deneyimler kaldı...İçinde bulunduğumuz bu kanser ayı münasebetiyle, bu hastalıkla baş etmek zorunda olan, yakınlarını bu hastalıktan kaybetmiş olan herkese sabırlar dilemek istiyorum. Tıp giderek alternatif çareler buluyor, şimdiki tanı ve tedavi yöntemleri on yıl öncekinden çok çok daha gelişmiş. Umuyorum ki bir on yıl daha geçtiğinde adını duyduğumuzda ürkmediğimiz basit bir hastalık olsun.

Kansersiz günler dileğiyle...


11 Ekim 2010 Pazartesi

Türkiye'nin İlerlememe Sebepleri

Arada takılıyor böyle kafama bir yerlerde gördüğüm başlıklar. Gençler tartışıyor, büyükler tartışıyor, "efenim Türkiye ilerleyemiyor bir türlü, sebepleri nedir acaba" diye sürekli. Biri diyor icraat yok hocam, biri diyor dinci çok, biri diyor dinsiz çok, biri diyor alevi çok, biri diyor kürt çok, biri diyor şu yok bu yok, bu böyle uzuyor gidiyor velhasıl her kafadan bir ses çıkıyor, ama bu kadar ses çıkarken Türkiye hep yerinde sayıklıyor. Neyse biraz Polyanna olmaktan zarar gelmez diye düşünerek "geri gitmektense yerinde sayıklamak iyidir" diyoruz...

Millet tartışıyor, bin kafadan bin ses çıkıyor, sonra derdi bana düşüyor, ne uyku uyuyorum ne başka birşey yapabiliyorum, düşünüyorum, düşünüyorum, düşünüyorum, Aman yarabbi, sanki memleketi ben kurtarıcam(doğru hali tabi ki kurtaracağım olacak bu kelimenin). Düşündükçe de kendimi hıyar gibi hissediyorum ayıptır söylemesi. 

Niye ilerlesin ki bu ülke, rahat mı batıyor ki bize, iyiyiz işte böyle. Hem ayrıca ilerlememe sebeplerimizi oturup tartışsak, yazsak bir kenarlara elimize birşey mi geçecek? Olur da kazara zaten ilerleme adına bir şeyler yazılır çizilirse o şeyler silinmiyor muydu? Yoksa ben mi yanlış görüyor ve hatırlıyorum?

Barış Manço'nun Cacık şarkısı vardır (dinlemeyenler bir zahmet dinleyiversin), şu sıralar sürekli onu dinliyorum, yıllardır dinlediğim gibi. Orada diyor ki zeytin suyuna kuru ekmek, böyle gelmiş böyle gidecek.



Bu adamcağız, bu memlekete gelmiş sayılı insanlardan bence. Atatürk gibi önemli bir insan olduğunu düşünüyorum hatta. Eğer bu ülkede Barış Manço gibi, Atatürk gibi 1 milyon insan olsaydı, hayal edebiliyor musunuz nasıl bir ülke olabileceğimizi?




Bizim ülkemizde kimler çoğunlukta peki?


"Barış manço öldüğü gece zina yapıyormuş
Atatürk içki içe içe sirozdan geberdi
Madencilerin kaderi de ölmek be kardeşim
Askerlik yan gelip yatma yeri değildir
Fatmagül diyor ki, 4 tane herif bir behlül edemedi
Hanım'ın çiftliği kime kalacak
Fenerbahçe şampiyon olamayabilecek mi
Şu hatun beni evine alacak mı
Şu fesbuktaki tarlalarımdan fasulyelerimi toplayabilecem mi
Burnumda bi sivilce var acaba ne yapsam, nasıl güzelleşsem"

Konu neydi?

İlerleme?

İlerlememe?

Meme?

Anneeeee!!!!!




4 Ekim 2010 Pazartesi

Dünya sallanıyor ben sallanmışım çok mu?

Birkaç saat önce Marmara Denizi'nde meydana gelen dört dörtlük (bu geyiği yapmazsam çatlayacaktım, herkes geyiğini yaptı ben de yapmalıydım sorry) sarsıntıyla birlikte ben de sallandım beynim de sallandı ve günlerdir bitkisel hayattaki bilincim de biraz yerine gelmeye başladı. 

Öncelikle deprem yüzünden çok büyük kayıplar vermiş bir ülkenin vatandaşı olarak, böyle hasarsız, orta şiddetli depremlere şükrediyorum ve daha büyüklerinden Allah'ın bizleri ve güzel ülkemizi korumasını diliyorum.

Sallanmak çok garip birşey. Tabi salıncakta sallanmak değil kastettiğim, zira salıncakta sallanmanın keyfini alabileceğim şeyler sayılıdır. Sallanmak işte anlayıverin. Komple sallanmak. Maddi, manevi, fiziksel, ruhsal, matematiksel, kimyasal ne bileyim işte herhangi birtanesi mesela. Sallanabiliyor çeşitli şekillerde insan. Kimi zaman silkelenmekle de karışabiliyor tabi orasını bilemem artık.

Misal benim vücut günlerdir sallanıyor. Hem de zangır zangır. Öyle bir sallanma ki, sen git böbreklerdeki taşlar yerinden oyna, sonra o sallanan bünyeye biraz daha işkence çektirt. öyle ki o bünye ağrıların şiddetinden önce bilincini kaybetsin, etrafında neler olup bittiğini algılayamasın, telefon çalmış, işyeri batmış, dünya yanmış, hiçbir sesi duymasın, sonra bir gram çiş uğruna saatlerce tuvaletten çıkamasın, çıkamadıkça daha çok inlesin, kanlara karışsın. 

O kadar sallansın ki, iki adım ileri dahi yürüyemediği için doktora gitmeyi aklının ucundan bile geçirmesin. Doktora götürür korkusuyla zaten hastalıklı ve paranoyak panikatak annesini hazır uyumuşken uyandırmasın, tek başına inlesin dursun sabaha kadar. saatler sonra  birkaç parça kum mudur taş mıdır her ne zıkkımsa artık onların dökülmesiyle ve bu gariban bünyenin daha önceki deneyimlerine istinaden yanından ayırmadığı en yakın arkadaşları ağrı kesicilerin birkaç tanesinin içilerek etkisini hissettirmesiyle gözler kapanmaya başlasın da bitkisel hayata adım atsın artık. 

Visko yatak denen gavur icadının sunduğu dayanılmaz konforla birlikte bünye uyur, saatlerce, günlerce, arada yemek yemek ve ilaç içmek için uyanır sadece o kadar. 

Velhasıl, bir parça sallandım nacizane. Süper mükemmel iyileştim diyemem tabi ki, zira hayatında yüzlerce hastalıkla mücadele etmiş bir vücut zaten yüzde yüz fiziksel mükemmeliyete ulaşmaz ama en azından bilincim yerine gelmeye başladı. Çalan telefonlara cevap verebiliyorum, kedimle bıcır bıcır ilgilenebiliyorum, hatta muzur düşünceler alemime bile dalabiliyorum. Hatta bu arada bir yıldır izlememi bekeyen filmler arasında yer alan, vakitsizlik hastalığı yüzünden izleyemediğim bir filme de konuyla çok alakalı olduğundan hemen el atıverdim.




Filmin adı Sicko. Michael Moore'un yazıp yönettiği bir belgesel film. Amerika'daki sağlık sistemini eleştiriyor kısaca. Küçük Amerikacık olarak bizim de örnek aldığımız, hasta insanı daha çok hasta eden sağlık sistemi denebilir. Kötülerinden bahsetmeye gerek yok, kendi yaşadığımız yerdeki sağlık sisteminin ne kadar vasat durumda olduğuna bakmamız yeterli. Amerika'dakinin de bundan farkı yok. Binlerce dolar yatırılan, ama en küçücük bir pürüz yüzünden birçok hastalığı kapsam dışı bırakan özel sağlık sigortaları, can çekişerek girdiğiniz hastanede ilk önce yapılacak tedaviye paranızın yeterli olup olmayacağı düşüncesi, hatta paranız yeterli değilse birtakım tedavilerden vazgeçmek zorunda kaldığınız durumlar, buna benzer verilebilecek yüzlerce örnek, yüzlerce soru işareti...  

Benim için en büyük örnek kendi hayatım. 9 yaşından bugüne kadar gittiğim hastane, doktor, denenmiş tedavi yöntemleri hatırı sayılır miktarda diyebilirim. Peki sonuç ne? Hastaneye, doktora gitmekten korkan, kendi kendinin doktoru olmaya çalışan bir insan. Korkmaktan ziyade başka birşey aslında. Tarif bile edemiyorum. En son böbrek hikayesi mesela, gece yarısı sabaha kadar tuvaletten çıkamıyorum, bir yandan ağrı çekiyorum. Annemi uyandırsam tabiki hemen doktora gidelim diyecek, kaldı ki benim iki adım ötedeki odama gidecek halim yok. Hadi ikna oldum diyelim ve bir şekilde gideceğim sallana sallana, peki hangi hastaneye gideceğim. özel sağlık sigortamın geçerli olduğu bir hastaneye gitsem, daha önce de aynı hastalığı yaşadığım için muhtemelen sigorta kapsamayacak ve ciddi bir fatura çıkartacaklar önümüze, ekstradan ticari amaçlarla bize çaktırmadan isteyecekleri tetkikler de cabası. Devlet hastanesine gitsem, ağrım geçsin diye belki bir iğne yapan doktorcağız elime bir kap verip tuvalete yollayacak, peki kokusu metrelerce uzaktan bile mide bulandıran bir tuvalette ben ne yapacağım. Bu düşünceler beynimi kemirdiği sürece, mecbur kalmadıkça gitmiyorum. Daha önce gitmişliğim, tedavi edilmişliğim olan bir konuda kendi kendime önlem almaya çalışıyorum önce, eğer geçmezse o zaman doktora gidiyorum.

Ama hep bu zor zamanlarda düşündüğüm, hayalini kurduğum bir şey var. Zaten vücut o anda bu kadar çile çekiyorken, sırf bir iğne vurup ağrımızı kesecekler diye gece vakti hastane hastane dolaşmasak da, arasak bir doktoru evimize gelse mesela? E tabi böyle birşeyi görmediğimiz için hayalmiş gibi geliyor, bana öyle geliyordu en azından. Hastanelere koşturmaktan bıkmış usanmış biri olarak en büyük hayalimdi bu, acil durumda eve doktor gelmesi.

Hayal değilmiş halbuki bu. Çok cahilim belki ama, Fransa'da insanlar karnı ağrıyınca çağırıyorlarmış doktoru evlerine! Zaten Fransa'yı severim, çalışma koşulları olsun yaşama standartları olsun sevip takdir ettiğim bir ülkedir kendisi. Sicko'yu izlerken, gece vakti bir doktorun arabasının direksiyonunda elinde telsizle karnı ağrıyan bir hastanın evine doğru gitmeye çalıştığını görünce, hayranlığım binlerce kat arttı. Hasta yatağımda zıp zıp zıpladım adeta. Hem de bu doktor ücretsiz gidiyor! Yani bu hizmet, devletin sunduğu sağlık güvencesinin kapsamı içinde. Belki de kadıncağız regloldu karnı ağrıyor, ama farketmez, gönül rahatlığıyla doktoru çağırıyor evine. Doktor bir ağrı kesici ilaç verecek belki o kadar. Tabiki iyi örnek olarak verilen birkaç ülke daha var, onları da filmi izleyerek öğrenin bir zahmet.  

Filmle ilgili bir küçük notum daha var. Filmin içinde yer almayan bir ülke var, Michael Moore'un çektiği, ancak yayınlanmasına izin verilmeyen. Tahmin edilebileceği üzere bu ülke Norveç, hani şu meşhur en yaşanılası ülkelerin başını çeken. Filmi izleyenler ek olarak Norveç'i gösteren bölümü Youtube'dan izleyebilir.

Velhasıl, yıllardır doktorun kapıya gelmesi üzerine kurduğum hayalim aslında ulaşılmayacak birşey değilmiş. Zaten mantık olarak düşünüldüğünde, en kıytırık sağlık sisteminin bile içermesi gereken birinci öncelik bu olmalı bence. Halbuki bize öğretilen, ancak hayati bir durum olursa(kalp krizi, nefes alamama, sakatlanma, kavga dövüş, trafik kazası vb) ambulans çağrılır, takribi 1 saat kadar sürede (halbuki pizza bile yarım saatte geliyor) ambulans gelir hastayı hastaneye götürür. Bunun dışındaki her türlü hastalıkta, hasta yürüyemiyormuş, ayakta duramıyormuş, bilinci nerdeyse uçmak üzereymiş, yalnızmış, kimsesi yokmuş farketmez, eşşek gibi gidecek o kokusu mide bulandıran hastanelere. illaki yanında da eli ayağı tutan mükemmel sağlıkta bir insan daha olacak ki, hastane prosedürlerinin peşinde koştursun. Yoksa vay haline...