12 Ekim 2010 Salı

KANSER



Ne kadar ürkütücü bir kelime öyle değil mi? Tüyleri diken diken oluyor insanın bu kelimeyi duyduğu zaman. Üstelik bu kelime bir hastalığın adı. Amansız hastalık... 21. yüzyılın başbelası...Kanser...adı da ürkütücü, kendisi de ürkütücü amansız hastalık.


Bu ay kanser ayı. Herkes bir şekilde bu konudaki hassasiyeti gündeme getirmek için çeşitli aktiviteler yapıyor. Feysbuk'ta, twitter'da iletiler paylaşılıyor, kadınlar kendi aralarında oyunlar oynuyor. Oynanan oyunları, paylaşılan mesajları kimileri saçma buluyor karşı çıkıyor, eleştirmeyi tercih ediyor. Yapılan bu aktivitelerin saçma ya da klişe olmasının bir önemi yok aslında. Önemli olan bir şekilde bu illet hastalığı gündemde tutmak, bu hastalığı birebir yaşamış insanlara ve hasta yakınlarına bir nebze de olsa destek olurmuşcasına ışık göndermek, moral göndermek belki de. Oyunu beğenmeyen başka bir şey de yapabilir kendi yaratıcılığını kullanırak ne bileyim işte, istedikten sonra yapılacak şey her zaman vardır.

Yaşamadan anlamaz kimse kimseyi hiçbir konuda, zordur da zaten deneyimlemeden bir şeyi canlandırması insanın. Hele ki kanser konusunda... Bunu ilk 11 yıl önce annemin kanser olduğunu öğrendiğim gün anlamıştım. 18 yaşında bir çocuk için anlaması daha da zor birşeydi üstelik. Küçükken “Pazar Konseri” adıyla yayınlanan, şimdi bayılarak dinlediğim Senfoni Orkestrası konserlerine “Pazar Kanseri” diyerek dalga geçiyorduk. Kanserle ilgili de tek deneyimim, tek bildiğim şey buydu. Ama özet olarak bildiğim şey, kötü ve korkutucu bir hastalık olduğuydu. Ve küçücük, fındık kadar bir sertlik yüzünden kontrole gittiğimiz doktorun istediği acil tetkikler sonucunda iki-üç haftalık bir zaman dilimi içerisinde adını koydukları teşhisti kanser. Bunu anlatmak, ifade etmek o kadar zor ki. Ne desem de o anı bir parça ifade etsem diye düşünüyorum, bulabildiğim tek kelime donup kalmak. Donup kaldım adeta, o delikanlı yaşımda, kanım dondu, beynim dondu, elim ayağım dondu, bütün hücrelerim dondu.

Hiçbir ağrısı sızısı yoktu üstelik annemin. Sadece sol memesinde fındık kadar bir sertlik vardı, televizyonlarda doktorlar bangır bangır ihmal etmeyin mutlaka kontrol ettirin diye bağırdıkları için onun bu küçücük şey için doktora gidilir mi şeklindeki itirazlarına rağmen kolundan tuttuk ve götürdük. Gidiş o gidiş. Tek tesellimiz güvenilir doktorların elinde olduğumuzdu. Hızlı bir şekilde bütün tetkikler yapıldı, kanser teşhisi kondu, üstelik gayet de ilerlemiş meret, bütün memeyi ve koltukaltı bezlerini acil bir şekilde komple ameliyatla alıp, sonra da ağır bir kemoterapi süreci başlatmaları gerekiyordu.


İnsan ne yapacağını şaşırıyor işte o anda. Önce bir güzel kendini kapalı odalara kapatıp ağlıyor tabi olayın şokunu atlatana kadar. Şoku bir parça atlattıktan sonra ise, yaşanacak süreci gözünde canlandırıp nasıl altından kalkacağız, nasıl başedeceğiz, başedebilecek miyiz, kemoterapilerle yarı ölü hale gelmiş anneye hem fiziksel destek vermeye çalışıp, hem moral verebilecek miyiz, bu kadar stres, üzüntü, yorgunluk ve şaşkınlıkla birlikte devam etmesi gereken hayatımıza da bir yandan nasıl devam edeceğiz gibi yüzlerce soru geçiyor kafalardan. Sorular geçe dursun, süreç yaşanmaya başlıyor istesek de istemesek de...

Şükürler olsun ki anneciğimin inatçı ve hırslı karakter yapısı, bu süreçte işimize yaradı. Evet 1 yıl boyunca neredeyse yarı ölüydü, ağır kemoterapi seanslarından sebep. Her kemoterapi seansından sonra en az bir hafta yemeden içmeden kesilmiş bir şekilde kusuyordu ve uyuyordu sadece. Tam biraz yemek yemeye başlayacak derken, öbür seans geliyordu hooop tekrar yatış. Bu yüzden diyorum yarı ölüydü diye...

Kaybettiği bir göğsüne, 41 yaşında tedaviler yüzünden mecburen erkenden girmiş olduğu menopoz sürecine, onu bitkisel hayata sokan kemoterapi seanslarına, yakın çevremizde aynı dönemde iki aile dostumuzu aynı hastalıktan kaybetmiş olmamızın üzüntüsüne rağmen, annem pes etmedi. En önemli şey de buydu zaten. Psikolojik savaş... Bu inatçı ve azimli kadın beyniyle, inancıyla birlikte savaştı bu kanser denen illetle. Eğer onun bu savaşı olmasaydı, biz istediğimiz kadar kendimizi yırtalım bir işe yaramazdı.

Bu sürecin bana kattıkları ise, erken yaşta hayatın sorumluluklarını almak oldu. Ufak tefek şeylerden hatta birçok şeyden şikayet etmenin ne kadar saçma bir şımarıklık olduğunu deneyimlemek oldu. 3 – 4 saatlik uykuyla yaşanabileceğini öğrenmek oldu, zira İzmit'te yeni başladığım üniversite eğitimine devam etmem gerekiyordu bir yandan. Sabah 6'da kalkıp trene binip, akşam koştura koştura Maltepe'deki evime geri dönüp, belki annem bir parça yiyebilir diye telaşla mutfağa girip yemek yapmak...kendi karnımızı da doyurup, etrafı temizleyip toparlayıp, biraz anneyle ilgilendikten sonra odaya kapanıp ödevlerle boğuşmak. Hem de ne boğuşmak. Sabahın 3'üne kadar hala bitmeyen raporları unutmam ne mümkün. Evet zor bölüm kimya mühendisliği, buradan yeri gelmişken onu da belirtmek istedim :)

Bir de insan güzel bir aileye ve aile dostlarına sahip olmanın kıymetini anlıyor bu süreçte. Çünkü insanın gerçekten yetişemediği, çaresiz kaldığı o kadar çok an yaşanıyor ki, işte o anlarda eğer ikinci bir el uzatacak bir yakınınız daha varsa etrafınızda ne mutlu size. Biz şanslıydık ki vardı. Yeri geldi ben okuldayken hiçbir kan bağımız bile olmayan komşularımız ilgilendi annemle, yeri geldi ben evi süpürürken sesleri duyan komşumuz geldi kapıyı çaldı bana yardım etti, birisi geldi sıcak çorba getirdi, yeri geldi teyzem evinde kendi elleriyle baktı anneme...bu süreçte yanımızda olan, herkese minnetarım ve binlerce kez teşekkür etmek istiyorum...  



Velhasıl zor bela bu kanser denen illet. Biz bir şekilde atlattık şükürler olsun. Geriye de bizlere kazandığımız deneyimler kaldı...İçinde bulunduğumuz bu kanser ayı münasebetiyle, bu hastalıkla baş etmek zorunda olan, yakınlarını bu hastalıktan kaybetmiş olan herkese sabırlar dilemek istiyorum. Tıp giderek alternatif çareler buluyor, şimdiki tanı ve tedavi yöntemleri on yıl öncekinden çok çok daha gelişmiş. Umuyorum ki bir on yıl daha geçtiğinde adını duyduğumuzda ürkmediğimiz basit bir hastalık olsun.

Kansersiz günler dileğiyle...


7 yorum:

francesca mckennitt dedi ki...

Çok geçmiş olsun. Benzer korkuları ben de yaşadım, ancak daha kansere çevirmeden ameliyatla aldılar annemin rahmini. İnsan o kadar korkuyor ve panik oluyor, bir yandan da hırslanıyor ki..

Tjaala dedi ki...

gecmis olsun..

springoss dedi ki...

çok teşekkürler..kimsenin başına gelmese keşke, ama yapacak bişey yok, başa gelen çekiliyor, adına da hayat deniyor...

Telekinesis dedi ki...

bende çok geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. adı bile insanın boğazını kitliyor

deepblueeagle dedi ki...

gerçekten çok geçmiş olsun. ilgili aile, akrabalar, arkadaşlara sahip olduğunuz için de şanslısınız. hayatın zor yanlarını görüp genç yaşta olgunlaşmak, hayatta nelerin önemli olduğunu anlamak da aslında senin için kazanım olmuş.

ilk iki yazını okudum. hem iyi anlatıyorsun hem de değindiğin konular gündelik yaşamın ciddi konuları. bloglarda, gereksiz yazılan birçok konudan daha değerli bu yazılar. herşey gülmek, eğlence, fun, hafif konular değil yaşamda.

springoss dedi ki...

çok teşekkür ederim...

springoss dedi ki...

bir de şu yorumları takip etmesini becerebilsem!

deepblueeagle, çok teşekkür ederim bu kadar ilgiyle takip ettiğin için...
yazacak çok şey var...insan yaşadıkça, deneyimledikçe, birşeyler öğrendikçe, gezdikçe, gördükçe sürekli bir öğrenme sirkülasyonuna giriyor ve bunları paylaşmak istiyor...ben öyle istiyorum en azından...daha paylaşmak istediğim çok şey var...sırayla, fırsat buldukça yazacağım inşallah...yaşadığımız şeyler, tecrübeler boşa gitmesin, bir kenara not etmiş olalım en azından dimi? belki gün gelir birileri faydalanır...geyik yapmayı da seviyorum ama, ona sıra gelmiyor, onu yapacak yer zaten yeterince mevcut...bu yüzden şimdilik ciddi ciddi takılalım bakalım :))