4 Ekim 2010 Pazartesi

Dünya sallanıyor ben sallanmışım çok mu?

Birkaç saat önce Marmara Denizi'nde meydana gelen dört dörtlük (bu geyiği yapmazsam çatlayacaktım, herkes geyiğini yaptı ben de yapmalıydım sorry) sarsıntıyla birlikte ben de sallandım beynim de sallandı ve günlerdir bitkisel hayattaki bilincim de biraz yerine gelmeye başladı. 

Öncelikle deprem yüzünden çok büyük kayıplar vermiş bir ülkenin vatandaşı olarak, böyle hasarsız, orta şiddetli depremlere şükrediyorum ve daha büyüklerinden Allah'ın bizleri ve güzel ülkemizi korumasını diliyorum.

Sallanmak çok garip birşey. Tabi salıncakta sallanmak değil kastettiğim, zira salıncakta sallanmanın keyfini alabileceğim şeyler sayılıdır. Sallanmak işte anlayıverin. Komple sallanmak. Maddi, manevi, fiziksel, ruhsal, matematiksel, kimyasal ne bileyim işte herhangi birtanesi mesela. Sallanabiliyor çeşitli şekillerde insan. Kimi zaman silkelenmekle de karışabiliyor tabi orasını bilemem artık.

Misal benim vücut günlerdir sallanıyor. Hem de zangır zangır. Öyle bir sallanma ki, sen git böbreklerdeki taşlar yerinden oyna, sonra o sallanan bünyeye biraz daha işkence çektirt. öyle ki o bünye ağrıların şiddetinden önce bilincini kaybetsin, etrafında neler olup bittiğini algılayamasın, telefon çalmış, işyeri batmış, dünya yanmış, hiçbir sesi duymasın, sonra bir gram çiş uğruna saatlerce tuvaletten çıkamasın, çıkamadıkça daha çok inlesin, kanlara karışsın. 

O kadar sallansın ki, iki adım ileri dahi yürüyemediği için doktora gitmeyi aklının ucundan bile geçirmesin. Doktora götürür korkusuyla zaten hastalıklı ve paranoyak panikatak annesini hazır uyumuşken uyandırmasın, tek başına inlesin dursun sabaha kadar. saatler sonra  birkaç parça kum mudur taş mıdır her ne zıkkımsa artık onların dökülmesiyle ve bu gariban bünyenin daha önceki deneyimlerine istinaden yanından ayırmadığı en yakın arkadaşları ağrı kesicilerin birkaç tanesinin içilerek etkisini hissettirmesiyle gözler kapanmaya başlasın da bitkisel hayata adım atsın artık. 

Visko yatak denen gavur icadının sunduğu dayanılmaz konforla birlikte bünye uyur, saatlerce, günlerce, arada yemek yemek ve ilaç içmek için uyanır sadece o kadar. 

Velhasıl, bir parça sallandım nacizane. Süper mükemmel iyileştim diyemem tabi ki, zira hayatında yüzlerce hastalıkla mücadele etmiş bir vücut zaten yüzde yüz fiziksel mükemmeliyete ulaşmaz ama en azından bilincim yerine gelmeye başladı. Çalan telefonlara cevap verebiliyorum, kedimle bıcır bıcır ilgilenebiliyorum, hatta muzur düşünceler alemime bile dalabiliyorum. Hatta bu arada bir yıldır izlememi bekeyen filmler arasında yer alan, vakitsizlik hastalığı yüzünden izleyemediğim bir filme de konuyla çok alakalı olduğundan hemen el atıverdim.




Filmin adı Sicko. Michael Moore'un yazıp yönettiği bir belgesel film. Amerika'daki sağlık sistemini eleştiriyor kısaca. Küçük Amerikacık olarak bizim de örnek aldığımız, hasta insanı daha çok hasta eden sağlık sistemi denebilir. Kötülerinden bahsetmeye gerek yok, kendi yaşadığımız yerdeki sağlık sisteminin ne kadar vasat durumda olduğuna bakmamız yeterli. Amerika'dakinin de bundan farkı yok. Binlerce dolar yatırılan, ama en küçücük bir pürüz yüzünden birçok hastalığı kapsam dışı bırakan özel sağlık sigortaları, can çekişerek girdiğiniz hastanede ilk önce yapılacak tedaviye paranızın yeterli olup olmayacağı düşüncesi, hatta paranız yeterli değilse birtakım tedavilerden vazgeçmek zorunda kaldığınız durumlar, buna benzer verilebilecek yüzlerce örnek, yüzlerce soru işareti...  

Benim için en büyük örnek kendi hayatım. 9 yaşından bugüne kadar gittiğim hastane, doktor, denenmiş tedavi yöntemleri hatırı sayılır miktarda diyebilirim. Peki sonuç ne? Hastaneye, doktora gitmekten korkan, kendi kendinin doktoru olmaya çalışan bir insan. Korkmaktan ziyade başka birşey aslında. Tarif bile edemiyorum. En son böbrek hikayesi mesela, gece yarısı sabaha kadar tuvaletten çıkamıyorum, bir yandan ağrı çekiyorum. Annemi uyandırsam tabiki hemen doktora gidelim diyecek, kaldı ki benim iki adım ötedeki odama gidecek halim yok. Hadi ikna oldum diyelim ve bir şekilde gideceğim sallana sallana, peki hangi hastaneye gideceğim. özel sağlık sigortamın geçerli olduğu bir hastaneye gitsem, daha önce de aynı hastalığı yaşadığım için muhtemelen sigorta kapsamayacak ve ciddi bir fatura çıkartacaklar önümüze, ekstradan ticari amaçlarla bize çaktırmadan isteyecekleri tetkikler de cabası. Devlet hastanesine gitsem, ağrım geçsin diye belki bir iğne yapan doktorcağız elime bir kap verip tuvalete yollayacak, peki kokusu metrelerce uzaktan bile mide bulandıran bir tuvalette ben ne yapacağım. Bu düşünceler beynimi kemirdiği sürece, mecbur kalmadıkça gitmiyorum. Daha önce gitmişliğim, tedavi edilmişliğim olan bir konuda kendi kendime önlem almaya çalışıyorum önce, eğer geçmezse o zaman doktora gidiyorum.

Ama hep bu zor zamanlarda düşündüğüm, hayalini kurduğum bir şey var. Zaten vücut o anda bu kadar çile çekiyorken, sırf bir iğne vurup ağrımızı kesecekler diye gece vakti hastane hastane dolaşmasak da, arasak bir doktoru evimize gelse mesela? E tabi böyle birşeyi görmediğimiz için hayalmiş gibi geliyor, bana öyle geliyordu en azından. Hastanelere koşturmaktan bıkmış usanmış biri olarak en büyük hayalimdi bu, acil durumda eve doktor gelmesi.

Hayal değilmiş halbuki bu. Çok cahilim belki ama, Fransa'da insanlar karnı ağrıyınca çağırıyorlarmış doktoru evlerine! Zaten Fransa'yı severim, çalışma koşulları olsun yaşama standartları olsun sevip takdir ettiğim bir ülkedir kendisi. Sicko'yu izlerken, gece vakti bir doktorun arabasının direksiyonunda elinde telsizle karnı ağrıyan bir hastanın evine doğru gitmeye çalıştığını görünce, hayranlığım binlerce kat arttı. Hasta yatağımda zıp zıp zıpladım adeta. Hem de bu doktor ücretsiz gidiyor! Yani bu hizmet, devletin sunduğu sağlık güvencesinin kapsamı içinde. Belki de kadıncağız regloldu karnı ağrıyor, ama farketmez, gönül rahatlığıyla doktoru çağırıyor evine. Doktor bir ağrı kesici ilaç verecek belki o kadar. Tabiki iyi örnek olarak verilen birkaç ülke daha var, onları da filmi izleyerek öğrenin bir zahmet.  

Filmle ilgili bir küçük notum daha var. Filmin içinde yer almayan bir ülke var, Michael Moore'un çektiği, ancak yayınlanmasına izin verilmeyen. Tahmin edilebileceği üzere bu ülke Norveç, hani şu meşhur en yaşanılası ülkelerin başını çeken. Filmi izleyenler ek olarak Norveç'i gösteren bölümü Youtube'dan izleyebilir.

Velhasıl, yıllardır doktorun kapıya gelmesi üzerine kurduğum hayalim aslında ulaşılmayacak birşey değilmiş. Zaten mantık olarak düşünüldüğünde, en kıytırık sağlık sisteminin bile içermesi gereken birinci öncelik bu olmalı bence. Halbuki bize öğretilen, ancak hayati bir durum olursa(kalp krizi, nefes alamama, sakatlanma, kavga dövüş, trafik kazası vb) ambulans çağrılır, takribi 1 saat kadar sürede (halbuki pizza bile yarım saatte geliyor) ambulans gelir hastayı hastaneye götürür. Bunun dışındaki her türlü hastalıkta, hasta yürüyemiyormuş, ayakta duramıyormuş, bilinci nerdeyse uçmak üzereymiş, yalnızmış, kimsesi yokmuş farketmez, eşşek gibi gidecek o kokusu mide bulandıran hastanelere. illaki yanında da eli ayağı tutan mükemmel sağlıkta bir insan daha olacak ki, hastane prosedürlerinin peşinde koştursun. Yoksa vay haline...

2 yorum:

Begonvilli Ev dedi ki...

Bu belgeseli ilgi ile izledim, hayretler içinde kaldım, zaman zaman imrendim hatta kıskandım, en çok da insan olarak, vatandaş olarak ne kadar değersiz olduğum duygusuna kapıldım. Bu konuda bir yazı da yazmak istemiştim ama siz benden önce davranıp çok da güzel dile getirmişsiniz. Şimdi yedinci izleyiciniz olarak takibinizdeyim. Sevgiler, selamlar Begonvilli Ev'den.

springoss dedi ki...

çok teşekkür ederim, çok mutlu oldum!çok yeniyim bu blog işlerinde, pek anlamıyorum ama çözücem zamanla inşallah :))
ayrıca yazıda bahsettiğim, norveç ekini de izleyin mutlaka belgeselin..benim de aslında haberim yoktu norveçle ilgili çekimin yapıldığından...norveçli çok sevdiğim bir arkadaşım söyledi bana ve şaştım kaldım...youtube da var, mutlaka izleyin!
sevgiler...