12 Şubat 2011 Cumartesi

Başka Türlü Bir Şey

Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne de buluta, burası gibi değil gideceğim memleket, denizi ayrı deniz, havası ayrı hava...

Böyle işte. Bir tuhaf haller içerisindeyim uzun zamandır. Ne buralardayım, ne çok uzaklarda. Ben de bilmiyorum nerelerdeyim. Yazmıyorum, sayfalar dolusu yazmaktan korktuğum için belki. Zira yazacak çok şey var, anlatılacak çok şey var, ama yazmıyorum. Üstünü örtüyorum, geçiştiriyorum. Güzel şeyler hissedip güzel şeyler yazmak istiyorum çoğu zaman.  Ama yapmıyorum. Kaçıyorum. Tamamen kaçmak, tamamen gitmek istiyorum. Temelli gitmek, sadece gitmek istiyorum. Uzun yıllardır istediğim şeydi gitmek. Kısa kısa gidiş gelişler yaptıkça daha çok arttı isteğim. Tutamıyorum kendimi. Nedir bu yoğun istek, sonu ne olacak bilmiyorum. Ama gidince bütün huzuruma kavuşacakmışım, ihtiyacım olan, arzuladığım gerçek huzura, gerçek mutluluğa, insanca yaşanacak hayata kavuşacakmışım gibi geliyor.

Velhasıl dostlar, gitmek istiyorum. Nereye, nasıl, ne şekilde bilmiyorum. Sadece gitmek..Hiç dönmemek...




23 Ocak 2011 Pazar

Pazar Sabahı

Bazı zamanlar vardır, yapacak çok ama çok fazla şey vardır, ama o kadar yoğunsunuzdur ki hiçbirini yapabilecek zamanınız yoktur. Bazı zamanlar da o kadar çok boş zamanınız vardır, ama yapmak istediğiniz şeylerde bir aksilik vardır bir türlü yapamazsınız yine. Ne bileyim işte öyle bir şey. Ne dediğimi ben de pek bilmiyorum şu Pazar sabahında. Pardon öğlen olmuş, ama uykuya hasret kalmış bir insan olarak hala sabah olarak kabul ediyorum, hatta birazdan yine uyuyacağım, mümkünse bütün günü üzerimde pijamalarla miskin miskin uyuklayarak geçireceğim.

Neyse efendim ne diyorduk, gene dağıttım ben konuyu bıdı bıdı yaparken. Diyordum ki işte zaman yetmiyor. Bazen de zaman oluyor güç yetmiyor, şans yetmiyor, öyle bir şeyler. Velhasıl bana kendimi bildim bileli zaman yetmiyor. Yapacak çok şey var, ama yeterli zaman yok. Belki de ben çok fazla şey yapmak istediğim için böyledir bilemiyorum orasını artık.

Ben kendimce şöyle bir hesap yaptım. benim istediğim şeyleri yapabilmem için günlerin en az 40 saat olması gerekiyor. En az diyorum. Ve özellikle belirtiyorum ki, istediğim şeyleri yapabilmek için. Bi kere bunun 10 saati uyku olmalı. Günde en az10 saat uyumak istiyorum, daha fazla da olabilir hiç itiraz etmem. 14-15 saat de iş için gidince, zaten 25 saat dolmuş oluyor. Kaldı geriye 15 saat. 2 saati spora, 2 saati müziğe, 2-3 saati evimde benden ilgi bekleyen kediciğime ve aileme, 2-3 saati en güzel yemekleri yapmaya ve afiyetle yemeye, 2-3 saati arkadaşa, eşe, dosta ayırdın mı geriye bir şey kalmıyor zaten. Bir de tabi evin bakımı, kendi bakımımız için harcanması gereken zamanlar ve enerjiler var, bu konulara hiç değinmek bile istemiyorum.



Bazı zamanlar da var ki, örneğin bazı Pazar günlerinde olduğu gibi, koskoca bir günde insan hiçbir şey yapmak istemiyor yahu. Şu kasvetli Pazar sabahında(ısrarla sabah diyorum), yapmak istediğim, beni en mutlu eden şey, bir yanımda kaloriferin sıcaklığının üzerine oturmuş perdesi yarı açık pencereden dışarıya bakıp ara ara da beni kesen sevgi dolu kediciğim, bir yanda en sevdiğim müziklerin çaldığı tek alet olan sevgili bilgisayarım, bir yanda bana şu hayatta en büyük keyfi veren sevgili kahvem, bir yanda pijamalarıyla, çoraplarıyla, tepeden topladığı uzaylı zekiye kıvamındaki saçlarıyla, miskin gözleriyle, elinde kitabıyla, gazetesiyle yatağına uzanmış ben. Evet bugün hiçbir şey yapmadan bu keyfi yaşamanın tadını çıkartmak istiyorum. Günlerdir yorgunluktan, zamanın hızına yetişememekten esir düşmüş bedenimi şımartmak istiyorum. Ha tabi bir de kimse aramasın, kimse bıdı bıdı yapmasın, kimseler gelmesin, bugün herkes beni rahat bıraksın şöyle bir şarj olayım istiyorum. Ve öyle özlemişim ki bu keyfi, ben bugünün de 40 saat sürmesini istiyorum. En az 40 saat. Lütfen sürsün. Lütfen lütfen lütfenn :))


6 Ocak 2011 Perşembe

Smiles on Tears off




Uzun bir süredir gülüyorum şükürler olsun. Tabi arada her zaman aksi durumlar da olur, insanız neticede oluyor, ama gülmeler olunca bütün aksilikler unutulur. Ben de unutuyorum ve gülüyorum.

 Yeni yılın yeniliklerle, güzelliklerle birlikte gelmesi beni daha da çok güldürmüşken, sevgili blog arkadaşım deepblueeagle ın benimle gülen yüzler ödülünü paylaşmasıyla ağzı kulaklarına varmak deyimi nasıl oluyorsa, aynen o deyimdeki gibi oldum. Buradan kendisine teşekkür ediyor ve sevgilerimi gönderiyorum.

Ben bu ödülü, blogumu takip eden tüm dostlarla paylaşmak istiyorum.

Herkes gülsün. Herkes neşelensin. Haydin bakayım göreyim sizi!

Smiles on, tears off!
:)
:)

31 Aralık 2010 Cuma

MUTLU YILLAR!!!

Bugün 2010'un son günü. Yarın yeni bir yıl olacak. Bir yaş daha yaşlanıyoruz belki ama yine de heyecanlı. Çünkü yeni ve yeni olan her şey heyecan veriyor insana.

Herkes yeni yıla girerken farklı planlar yapıyor, farklı şekillerde karşılamak istiyor. İllaki bugün kutlanacak diye bir şey yok aslında. Kimisi birkaç gün önceden kutladı, kimisi birkaç gün sonra, hatta belki birkaç hafta sonra kutlayacak. Bir önemi yok ne zaman kutlandığının ya da kutlanmadığının. Tek önemli olan şey, bu yılın güzel bir yıl olması yönündeki dileklerimiz, niyetlerimiz, temennilerimiz.

Bu vesile ile de birçok yerden tebrik maili, mesajı gelmeye başladı bile birkaç gündür. Ama bakıyorum da maillerin neredeyse hepsi birilerinden forward edilmiş, ya da bir yerlerden koyalanıp yapıştırılmış mailler. 10 senelik dostlarımdan böyle forward mailler geldiği zaman, üzgünüm ama cevap yazmıyorum. Ama kendi yazdığım, kendi elimden çıkmış, onlara özel birkaç kelimeden oluşan kendi mailimi yazıyorum. Bunun daha değerli olduğunu düşünüyorum.

Yurt dışında yaşayan 10 küsür senelik dostumun bana gönderdiği iki kelimelik mail beni daha çok mutlu etti açıkçası. Çünkü kendi üretimiydi tamamen. Sadece "mutlu yıllar" yazmıştı. Az ama öz ve samimi bir dilek. hepsi bu.

Bir mutlu yıllar yazmak, iyi dilekleri belirtmek için en yakın dostlarına forward mail gönderen güzel insanlar! Yapmayın bunu. Üşenmeyin, iki satır bir şey yazın yıllarınızı birlikte geçirdiğiniz ve geçireceğiniz insanlara.

Velhasıl, koskoca bir sene bitti. 365 günün en sonuncu gününe geldik sağa salim. Astrologlar diyor ki, 2011 özel bir yıl olacak. Geçmiş yıllar içerisindeki en şanslı yıl olacak, bu şansı iyi kullanın değerlendirin diyor hepsi. Umarım tüm dostlarım, tüm blog dostlarım, ailem, sevdiklerim, tüm iyi insanlar....hepiniz bu yılın bizlere getirdiği şansı, nimetleri, fırsatları iyi bir şekilde değerlendiri. Değerlendirmeseler bile, bu yıl tüm sevdiklerim için ne bekliyorlarsa, neyi istiyorlarsa, neyi hayal ediyorlarsa tüm bunları elde ettikleri bir yıl olsun istiyorum.

Tüm sevdiklerim ve yeryüzündeki tüm iyi insanlar...2011 hepinizin çok mutlu, huzurlu, sağlıklı, başarılı olduğunuz, tüm ama tüm dileklerinizi gerçekleştirdiğiniz, barış içinde sevgi ve huzur içinde yaşadığınız bir yıl olsun.

Ve kötü insanlar gelelim size...kötü insanlara genellikle insan demiyorum ben ama neyse, burada belirtecek başka bir şey bulamadım. Dünyanın olmazsa olmazı, güzel ve çirkinin ayırt edilmesi için gerekli olan kötü insanlar...bu yıl yaptığınız kötülüklerin bedellerini ödediğiniz bir yıl olsun istiyorum. Savaş çıkarttıysanız, bunun bedelini ödeyin. Küçük bir çocuğu, masum birini zor durumda bıraktıysanız, ağlattıysanız bunun bedelini ödeyin. Huzursuzluk çıkarttıysanız bunun bedelini ödeyin. Haksızlık ettiyseniz bunun bedelini ödeyin....ve sayamadığım daha ne kadar kötülük yaptıysanız, bunların bedelini ödediğiniz bir yıl olsun. Umarım tüm bedelleri bir yıl içinde ödeyebilir ve bir daha aynı kötülükleri yapıp, vatana, millete, dünyaya, insanlara, sevdiklerinize, yakınınızdakilere, uzağınızdakilere zarar verme şansınız olmaz. Ha tekrar devam ederseniz zarar vermeye, o zaman daha çok bedel ödediğiniz bir yıl olsun bu yıl ve takip eden her yıl...


ÖZETLE, 2011 İYİLİKLERİN, GÜZELLİKLERİN, SEVGİNİN, BARIŞIN, HUZURUN, MUTLULUĞUN YILI OLSUN!


GÜZEL DOSTLARIM, HEPİNİZ ÇOK MUTLU OLUN, HEP BERABER ÇOK MUTLU OLALIM.


NİCE NİCE NİCE MUTLU YILLARA!!!

19 Aralık 2010 Pazar

YENİ YENİ YEPYENİ

Yeni yıla girmemize şunun şurasında sayılı günler kalmışken, ne başka bir başlık atasım ne de başka bir şey yazasım gelmiyor. Bu sebeptendir ki gördüğünüz üzere uzunca bir süredir sallamış bulunmaktayım yine yazma işlerini.

“Yeni” kelimesi tek başına söylendiğinde bile insanın içini kıpır kıpır ediyor. Dolayısı ile şu günlerde hepimizin kıpır kıpır olması gerektiğini düşünüyorum. Amma ve lakin gerçek hayata, içinde yaşadığımız günlük hayata baktığımda bunun tam tersinin yansıdığını gözlemliyorum.

Sonuç?
Herkes depresyonda.

Dalgasına ya da öylesine yazmıyorum bunu, çok ciddiyim. Herkes ciddi ciddi depresyonda. Hem de bana kalırsa ağır depresyon. Bir gün içerisinde 30 kişi ile iletişim içinde oluyorsam, en az 25 tanesine depresyon teşhisi koyuyorum (Psikolog neyim değilim, tecrübe sadece). :)



Asık yüzler,
Off, puff sesleri,
Şişmiş gözler,
Bağırış çağırışlar,
Bıdı bıdı şikayetler,
Melankolik haller,
İsyanlar, isyanlar, isyanlar.

Yahu ne oluyorsunuz gençler? Bir silkelenin. Nefes alın, kendinize gelin.

Yeni yıla giriyoruz sayılı günler sonra. Yepyeni, tertemiz, sıfır kilometre, mis gibi bir yıl!

Yıl sonları önemlidir. Yeni bir yıla başlangıç yapıyor olmak, yeni bir binanın temelini atmak gibidir. Temeli sağlam atabilmek için eskiyen yıldan kalan pislikleriniz, pürüzleriniz, pütürleriniz, engelleriniz varsa, elinizi çabuk tutun, inleyip elinizi kafanıza koyup isyan edeceğinize, temizlik yapın. Eskiyen, size hizmet etmeyen ne varsa temizleyin, temizlenin, arının, nefes alın. Ve tertemiz, mis gibi bir nefesle yeni yılı içinize çekin. 


Hiçbir şey yapamıyorsanız da, mutluluk hormonu salgılatan güzel bir ilaç alın içiverin, kafanız azıcık güzel olsun, yeni yıla bari mutlu girin. Hem zaten uzmanlar diyor ki, 21 Aralık'ta tam ay tutulması olacakmış ve bu sebepten çok ciddi karmaşalar, kargaşalar yaşanabilirmiş, bu yüzden de insanların üzerinde negatif etkiler olabilirmiş. Yani belki de hepinizin depresyonu, bu körolmayasıca ay tutulması yüzündendir. Ve güzel haber şu ki, Ocak ayı itibarı ile tutulmanın bütün olumsuz etkileri yok olacakmış! En azından Ocak ayına kadar bu süreçte biraz gülmenizi, huzur bulmanızı sağlayacak şeyler yapmaya çalışın. Hiçbir şey bunu sağlamıyorsa, dediğim gibi ilaç kullanın. Yoksa döve döve çıkartıcam hepinizi depresyondan! :)

Yeter yahu yeni yıla giriyoruz, bi yenilenin artık! :)

1 Aralık 2010 Çarşamba

Tüm Ümidinizi Kaybetmek Özgürlüktür

Dövüş kulübü adlı filmi birçoğunuz izlemişsinizdir. Bana izlemek yeni kısmet oldu. Oradaki sözlerden biridir bu... “tüm ümidinizi kaybetmek özgürlüktür”.

Filmle ilgili aklıma kazınan tek şey bu cümle. Zaten pek film hastası olduğum söylenemez. Arada içimden gelir, bir film izlerim, beğenir keyif alırsam, aynı filmi defalarca izlerim, sanki ilk defa izliyormuşcasına. Sevdiğim şeylerden sıkılmadığımdan belki, ya da filmin her köşesine ince ince takılıp kalmadığımdan, bilmiyorum.

Bazı filmlerde ise ufak detaylar dikkatimi çekiyor ve film bittikten sonra da o detay aklımda kalıyor. Velhasıl, dövüş kulübü adlı filmde aklımda kalan şey de bu cümle oldu.

Tüm ümidinizi kaybetmek özgürlüktür...

Ümit...
Bizi hayata bağlayan en önemli etkenlerden biri. Ümit ettikçe yaşıyoruz, bağlanıyoruz hayata.

Ama burada aslında hayata dair bütün ümidinizi kaybetmekten bahsetmiyor. Eğer öyle olsa hayat olmaz, insan yaşayamaz zira.



Bazen öyle ümitlere sarılıyoruz ki, esir alıyor bizi adeta. Belki de sonu olmayan ya da sonu başından belli olan ümitler yüzünden günlerimiz, gecelerimiz, aylarımız, yıllarımız boşa gidiyor. Ne zaman ki o ümit ettiğimiz şeyin boş bir ümit olduğunu, sonunun olmadığını anlıyoruz, işte o zaman özgürlük başlıyor. Yeniden doğuş bir nevi. Nasıl ki insan doğarken, dünyaya ilk gelişte sancılı bir süreçten geçiyorsa, bu yeniden doğuş da sancılı oluyor illa ki, ama ruhumuz özgür kalıyor, sahip olduğu bedeniyle birlikte yeni hayatına özgürce alışmaya çalışıyor.

Aslında ben bu sözü irdeleyince, atalarımızın meşhur sözü vardır hani, o geldi aklıma: “delisi olan her gün, ölüsü olan bir gün ağlar”.

Bence bu iki sözün de özü aynı.

En sevdiğimiz gözümüzün önünde hasta yatağında, belki kanser. Her gün acı çekiyor. Her gün hastaneler, krizler, koşturmalar, korkular, aynı heyecanlar sil baştan yaşanıyor, diken üstünde bir halde. Sevdiğiniz insan, anneniz belki bir yanda gözünüzün önünde acı çekiyor, bir yanda siz hiçbir şeye tutunamıyorsunuz. Ölüm korkusu aklınızdan çıkmıyor kimi zaman. İşe gitseniz aklınız evde, arkadaşınıza gitseniz aklınız yine evde, kafam dağılsın biraz sinemaya gideyim deseniz aklınız yine evde, ayrıca annenizi evde bırakıp gitmenin vicdan azabı da cabası. Velhasıl, hayat iptal oluyor. Bedeniniz bir yerlere zorunlu olarak gidip gelse de aslında hiçbir zaman o gittiğiniz yerlerde olamıyorsunuz. Bir tek gün bile gülemiyorsunuz, aklınız tek bir şeye takılı kaldığından. Aklımızı da bedenimizi de ruhumuzu da takılı bırakan şey, ümit. Dört gözle iyileşmesini ümit ediyoruz. Ayağa kalkacağı günü hayal ediyoruz. Kimileri şanslı, bir yıl sonra belki annesi ayağa kalkıyor, ama kimileri de tam tersine kayıba uğruyor, belki bir yıl belki iki yıl belki daha farklı bir süre sonra. İki sonuçta da yeni bir hayat başlıyor. Sevdiğimiz insanı kaybederek sonuçlanan hikayede acı çekiyoruz, sancı çekiyoruz bu yeni hayatın başlangıcında. Ama adı üstünde hayat, ona da alışıyoruz ve hayatımıza devam ediyoruz, kaybettirdikleriyle, kazandırdıklarıyla.

Sonuçta ümidimiz bittikten sonra, hayatımıza devam ediyoruz. Ama bir konuda ümit ettiğimiz sürece, süreç uzadıkça hayatımıza çoğu kez normal bir şekilde devam edemiyoruz. Aklımız hep olması gerekenden farklı yerde oluyor.

Bir iş görüşmesine gidiyorsunuz, ümitleniyorsunuz, aklınız orada kalıyor. Oradan haber gelene kadar var olan işinize olması gerektiği gibi konsantre olamıyorsunuz. Ta ki olumsuz cevabı alana kadar. Olumsuz cevabı öğrenip, bütün ümidinizi kestiğiniz zaman işinizin başına dönüyorsunuz.

Sevgilinizle kavga ediyorsunuz, bütün geceniz gününüz zehir oluyor, ertesi günü ne işinize ne başka bir şeye olması gerektiği gibi veremiyorsunuz kendinizi. Çünkü ümidiniz sizi bekletiyor, barışma ümidi. Barışma süreci ne kadar hızlı olursa, hayata devam etme süreci de hızlanıyor. Ya da tam tersi, belki ayrılacaksınız sürecin sonunda. Olsun. Önemli olan sürecin sonlanması. Biraz acı çekip, yeni doğumunuza, yeni hayatınıza özgür bir şekilde başlayacaksınız.

Platonik aşıksınız. Aman allahım, nasıl bir heyecan o öyle çocuk gibi. Ama aklınız yerinden oynuyor onu görünce. Bir kere yüzünü göreyim, bir kere sesini duyayım diye ölüyorsunuz, eriyorsunuz. Acaba o da beni istiyor mu, acaba o da seviyor mu, acaba acaba acaba diye kafanızı kemirip duruyorsunuz. Bir ümitle bekliyorsunuz. Günlerinizi, gecelerinizi, bazen aylarınızı, bazen yıllarınızı adıyorsunuz, bir ümidin bekleyişiyle. Sonunda bir gün bir bakıyorsunuz, ikiniz bambaşka alemlerdesiniz. Biriniz aşkınızın ümidiyle yanıp tutuşuyor, diğeri ise gönül eğlendirmesinden başka bir halt etmiyor. Bunu hissettiğiniz anda ümidinizi kaybediyorsunuz. İçiniz acıyor belki, hayalleriniz suya düşüyor, emekleriniz boşa gidiyor, bir yandan illa onunla olsun istiyorsunuz, bir yandan kırılıyorsunuz. Ama olsun. Artık belirsizlikten kurtulmuş oluyorsunuz. Acabalar gidiyor, özgür oluyorsunuz. Biraz sancılı bir süreçten sonra, yeni hayatınıza özgür bir şekilde başlayabilirsiniz, daha güçlü, daha kararlı bir şekilde, adım adım.

Velhasıl, insanın ümidini kaybetmesi bazen iyidir. Bazen acıdır, ama yine de iyidir. Hayat zaten bir acı bir tatlının bir araya gelip dengelenmesi değil midir? Acı da olacak tatlı da. Dengelenip iyi olması önemli olan, sağlıklı olması.

Sağlıklı, huzurlu, özgür, mutlu hayatlar dileğiyle...

29 Kasım 2010 Pazartesi

SONBAHAR'DA SİVAS

Toprak gerçekten çekiyor.

İster o topraklarda büyüyün, ister büyümeyin, hiç fark etmiyor, toprak bir şekilde çekiyor. İçinizde o toprakların büyüsü, kokusu varsa tabiki...

Annemin, babamın, anneannemin, babaannemin, dedelerimin, amcalarımın, halalarımın doğup büyüdüleri topraklar...onların verdiği nasihatlerle, öğretilerle büyümüşken, onların ninnileriyle, türküleriyle uyuyup onların yemeklerini yiyerek büyümüşken o topraklar nasıl çekmesin beni.



5 yıl öncesine kadar her ne kadar bir köyümüz olduğunu bilsem de orada evimiz olmadığı için gidip gelmezdim. Sadece bir kere 11 yaşındayken gitmiştim, çocuk aklımla bir türlü rahat edemeyip nasıl kaçacağımı şaşırmıştım.

5 yıl önce ailecek karar alındı ve oraya bir ev yapıldı, o evin yapılışı bir dönüm noktası gibi oldu. O ev yapıldıktan sonra, yıllardır gitmediğim köyüme tekrar gittiğimde o zaman daha iyi anladım o toprağa ait olduğumu, o kokuyla bütün olduğumu. Şimdi ise, her fırsatta o toprak beni kendisine çekmek istiyor. Her fırsatta kaçmak istiyorum şehrin gürültüsünden, kalabalığından, samimiyetsizliğinden, pis kokusundan, kirli havasından, o tertemiz ot kokusunun olduğu, ailemin geçmişinin olduğu köyüme.

Kalabalık ailelerde yaşayanlar bilir, bir gün düğün haberi gelir, bir gün doğum haberi, bir gün ölüm haberi. Kimi haber sevindirir, kimi haber üzer, adına hayat denir, geçilir. Üzülsek de sevinsek de üç gün yaşayıp gideceğimiz bir dünyada olduğumuzun farkına varılır bir şekilde.

Sivas'ıma en son gidişim, yine üzücü bir haber vesilesiyle oldu. Kader diyoruz, kısmet diyoruz, Allah'tan hayırlısı hepimiz için. Ama yine de oranın o kokusu var ya, o tertemiz ot kokusunu içime çektim ya, sanki bir başka döndüm buraya. Gelirgelmez hasta olmama rağmen, kendime geldiğimde farkettim ki, belki de o doğa kokusunun sayesinde bu hastalığı da atlattım. Hastalığımda yiyebildiğim üç beş yemeğin hepsi de annemin ellerinden yapılmış köy yemekleriydi.



Hep yaz mevsiminde gitmiştim şimdiye kadar köye, sonbahar'da hiç tatmamıştım tadını. Meğer daha bir güzelmiş bu mevsimde. Güneş batar batmaz buz gibi olan havayla birlikte yakılan sobaları özlemişim. Hele o sobanın içindeki fırında yapılan patatesler...bir patates bu kadar mı keyifle yenir!
Oradaki doğallığı çok seviyorum, her gidişimde büyülenip, tekrar gideceğim günü hayal ediyorum. Kim bilir bir sonraki gidişim ne zaman olacak, bu şehir telaşında, iş güç koşturmacasında kim bilir ne zaman bir daha fırsat olacak.

Yine sonbahar olsun istiyorum. Yazın çok sıcak ve çok kalabalık, kışın çok soğuk, öyle soğuk ki musluklardan su bile akmıyor, hani şu meşhur Sivas soğuğu, insanın kanını donduran.

En güzeli sonbahar'da gitmek, daha sessiz, daha huzurlu, daha özgür...