Dövüş kulübü adlı filmi birçoğunuz izlemişsinizdir. Bana izlemek yeni kısmet oldu. Oradaki sözlerden biridir bu... “tüm ümidinizi kaybetmek özgürlüktür”.
Filmle ilgili aklıma kazınan tek şey bu cümle. Zaten pek film hastası olduğum söylenemez. Arada içimden gelir, bir film izlerim, beğenir keyif alırsam, aynı filmi defalarca izlerim, sanki ilk defa izliyormuşcasına. Sevdiğim şeylerden sıkılmadığımdan belki, ya da filmin her köşesine ince ince takılıp kalmadığımdan, bilmiyorum.
Bazı filmlerde ise ufak detaylar dikkatimi çekiyor ve film bittikten sonra da o detay aklımda kalıyor. Velhasıl, dövüş kulübü adlı filmde aklımda kalan şey de bu cümle oldu.
Tüm ümidinizi kaybetmek özgürlüktür...
Ümit...
Bizi hayata bağlayan en önemli etkenlerden biri. Ümit ettikçe yaşıyoruz, bağlanıyoruz hayata.
Ama burada aslında hayata dair bütün ümidinizi kaybetmekten bahsetmiyor. Eğer öyle olsa hayat olmaz, insan yaşayamaz zira.
Bazen öyle ümitlere sarılıyoruz ki, esir alıyor bizi adeta. Belki de sonu olmayan ya da sonu başından belli olan ümitler yüzünden günlerimiz, gecelerimiz, aylarımız, yıllarımız boşa gidiyor. Ne zaman ki o ümit ettiğimiz şeyin boş bir ümit olduğunu, sonunun olmadığını anlıyoruz, işte o zaman özgürlük başlıyor. Yeniden doğuş bir nevi. Nasıl ki insan doğarken, dünyaya ilk gelişte sancılı bir süreçten geçiyorsa, bu yeniden doğuş da sancılı oluyor illa ki, ama ruhumuz özgür kalıyor, sahip olduğu bedeniyle birlikte yeni hayatına özgürce alışmaya çalışıyor.
Aslında ben bu sözü irdeleyince, atalarımızın meşhur sözü vardır hani, o geldi aklıma: “delisi olan her gün, ölüsü olan bir gün ağlar”.
Bence bu iki sözün de özü aynı.
En sevdiğimiz gözümüzün önünde hasta yatağında, belki kanser. Her gün acı çekiyor. Her gün hastaneler, krizler, koşturmalar, korkular, aynı heyecanlar sil baştan yaşanıyor, diken üstünde bir halde. Sevdiğiniz insan, anneniz belki bir yanda gözünüzün önünde acı çekiyor, bir yanda siz hiçbir şeye tutunamıyorsunuz. Ölüm korkusu aklınızdan çıkmıyor kimi zaman. İşe gitseniz aklınız evde, arkadaşınıza gitseniz aklınız yine evde, kafam dağılsın biraz sinemaya gideyim deseniz aklınız yine evde, ayrıca annenizi evde bırakıp gitmenin vicdan azabı da cabası. Velhasıl, hayat iptal oluyor. Bedeniniz bir yerlere zorunlu olarak gidip gelse de aslında hiçbir zaman o gittiğiniz yerlerde olamıyorsunuz. Bir tek gün bile gülemiyorsunuz, aklınız tek bir şeye takılı kaldığından. Aklımızı da bedenimizi de ruhumuzu da takılı bırakan şey, ümit. Dört gözle iyileşmesini ümit ediyoruz. Ayağa kalkacağı günü hayal ediyoruz. Kimileri şanslı, bir yıl sonra belki annesi ayağa kalkıyor, ama kimileri de tam tersine kayıba uğruyor, belki bir yıl belki iki yıl belki daha farklı bir süre sonra. İki sonuçta da yeni bir hayat başlıyor. Sevdiğimiz insanı kaybederek sonuçlanan hikayede acı çekiyoruz, sancı çekiyoruz bu yeni hayatın başlangıcında. Ama adı üstünde hayat, ona da alışıyoruz ve hayatımıza devam ediyoruz, kaybettirdikleriyle, kazandırdıklarıyla.
Sonuçta ümidimiz bittikten sonra, hayatımıza devam ediyoruz. Ama bir konuda ümit ettiğimiz sürece, süreç uzadıkça hayatımıza çoğu kez normal bir şekilde devam edemiyoruz. Aklımız hep olması gerekenden farklı yerde oluyor.
Bir iş görüşmesine gidiyorsunuz, ümitleniyorsunuz, aklınız orada kalıyor. Oradan haber gelene kadar var olan işinize olması gerektiği gibi konsantre olamıyorsunuz. Ta ki olumsuz cevabı alana kadar. Olumsuz cevabı öğrenip, bütün ümidinizi kestiğiniz zaman işinizin başına dönüyorsunuz.
Sevgilinizle kavga ediyorsunuz, bütün geceniz gününüz zehir oluyor, ertesi günü ne işinize ne başka bir şeye olması gerektiği gibi veremiyorsunuz kendinizi. Çünkü ümidiniz sizi bekletiyor, barışma ümidi. Barışma süreci ne kadar hızlı olursa, hayata devam etme süreci de hızlanıyor. Ya da tam tersi, belki ayrılacaksınız sürecin sonunda. Olsun. Önemli olan sürecin sonlanması. Biraz acı çekip, yeni doğumunuza, yeni hayatınıza özgür bir şekilde başlayacaksınız.
Platonik aşıksınız. Aman allahım, nasıl bir heyecan o öyle çocuk gibi. Ama aklınız yerinden oynuyor onu görünce. Bir kere yüzünü göreyim, bir kere sesini duyayım diye ölüyorsunuz, eriyorsunuz. Acaba o da beni istiyor mu, acaba o da seviyor mu, acaba acaba acaba diye kafanızı kemirip duruyorsunuz. Bir ümitle bekliyorsunuz. Günlerinizi, gecelerinizi, bazen aylarınızı, bazen yıllarınızı adıyorsunuz, bir ümidin bekleyişiyle. Sonunda bir gün bir bakıyorsunuz, ikiniz bambaşka alemlerdesiniz. Biriniz aşkınızın ümidiyle yanıp tutuşuyor, diğeri ise gönül eğlendirmesinden başka bir halt etmiyor. Bunu hissettiğiniz anda ümidinizi kaybediyorsunuz. İçiniz acıyor belki, hayalleriniz suya düşüyor, emekleriniz boşa gidiyor, bir yandan illa onunla olsun istiyorsunuz, bir yandan kırılıyorsunuz. Ama olsun. Artık belirsizlikten kurtulmuş oluyorsunuz. Acabalar gidiyor, özgür oluyorsunuz. Biraz sancılı bir süreçten sonra, yeni hayatınıza özgür bir şekilde başlayabilirsiniz, daha güçlü, daha kararlı bir şekilde, adım adım.
Velhasıl, insanın ümidini kaybetmesi bazen iyidir. Bazen acıdır, ama yine de iyidir. Hayat zaten bir acı bir tatlının bir araya gelip dengelenmesi değil midir? Acı da olacak tatlı da. Dengelenip iyi olması önemli olan, sağlıklı olması.
Sağlıklı, huzurlu, özgür, mutlu hayatlar dileğiyle...