31 Aralık 2010 Cuma

MUTLU YILLAR!!!

Bugün 2010'un son günü. Yarın yeni bir yıl olacak. Bir yaş daha yaşlanıyoruz belki ama yine de heyecanlı. Çünkü yeni ve yeni olan her şey heyecan veriyor insana.

Herkes yeni yıla girerken farklı planlar yapıyor, farklı şekillerde karşılamak istiyor. İllaki bugün kutlanacak diye bir şey yok aslında. Kimisi birkaç gün önceden kutladı, kimisi birkaç gün sonra, hatta belki birkaç hafta sonra kutlayacak. Bir önemi yok ne zaman kutlandığının ya da kutlanmadığının. Tek önemli olan şey, bu yılın güzel bir yıl olması yönündeki dileklerimiz, niyetlerimiz, temennilerimiz.

Bu vesile ile de birçok yerden tebrik maili, mesajı gelmeye başladı bile birkaç gündür. Ama bakıyorum da maillerin neredeyse hepsi birilerinden forward edilmiş, ya da bir yerlerden koyalanıp yapıştırılmış mailler. 10 senelik dostlarımdan böyle forward mailler geldiği zaman, üzgünüm ama cevap yazmıyorum. Ama kendi yazdığım, kendi elimden çıkmış, onlara özel birkaç kelimeden oluşan kendi mailimi yazıyorum. Bunun daha değerli olduğunu düşünüyorum.

Yurt dışında yaşayan 10 küsür senelik dostumun bana gönderdiği iki kelimelik mail beni daha çok mutlu etti açıkçası. Çünkü kendi üretimiydi tamamen. Sadece "mutlu yıllar" yazmıştı. Az ama öz ve samimi bir dilek. hepsi bu.

Bir mutlu yıllar yazmak, iyi dilekleri belirtmek için en yakın dostlarına forward mail gönderen güzel insanlar! Yapmayın bunu. Üşenmeyin, iki satır bir şey yazın yıllarınızı birlikte geçirdiğiniz ve geçireceğiniz insanlara.

Velhasıl, koskoca bir sene bitti. 365 günün en sonuncu gününe geldik sağa salim. Astrologlar diyor ki, 2011 özel bir yıl olacak. Geçmiş yıllar içerisindeki en şanslı yıl olacak, bu şansı iyi kullanın değerlendirin diyor hepsi. Umarım tüm dostlarım, tüm blog dostlarım, ailem, sevdiklerim, tüm iyi insanlar....hepiniz bu yılın bizlere getirdiği şansı, nimetleri, fırsatları iyi bir şekilde değerlendiri. Değerlendirmeseler bile, bu yıl tüm sevdiklerim için ne bekliyorlarsa, neyi istiyorlarsa, neyi hayal ediyorlarsa tüm bunları elde ettikleri bir yıl olsun istiyorum.

Tüm sevdiklerim ve yeryüzündeki tüm iyi insanlar...2011 hepinizin çok mutlu, huzurlu, sağlıklı, başarılı olduğunuz, tüm ama tüm dileklerinizi gerçekleştirdiğiniz, barış içinde sevgi ve huzur içinde yaşadığınız bir yıl olsun.

Ve kötü insanlar gelelim size...kötü insanlara genellikle insan demiyorum ben ama neyse, burada belirtecek başka bir şey bulamadım. Dünyanın olmazsa olmazı, güzel ve çirkinin ayırt edilmesi için gerekli olan kötü insanlar...bu yıl yaptığınız kötülüklerin bedellerini ödediğiniz bir yıl olsun istiyorum. Savaş çıkarttıysanız, bunun bedelini ödeyin. Küçük bir çocuğu, masum birini zor durumda bıraktıysanız, ağlattıysanız bunun bedelini ödeyin. Huzursuzluk çıkarttıysanız bunun bedelini ödeyin. Haksızlık ettiyseniz bunun bedelini ödeyin....ve sayamadığım daha ne kadar kötülük yaptıysanız, bunların bedelini ödediğiniz bir yıl olsun. Umarım tüm bedelleri bir yıl içinde ödeyebilir ve bir daha aynı kötülükleri yapıp, vatana, millete, dünyaya, insanlara, sevdiklerinize, yakınınızdakilere, uzağınızdakilere zarar verme şansınız olmaz. Ha tekrar devam ederseniz zarar vermeye, o zaman daha çok bedel ödediğiniz bir yıl olsun bu yıl ve takip eden her yıl...


ÖZETLE, 2011 İYİLİKLERİN, GÜZELLİKLERİN, SEVGİNİN, BARIŞIN, HUZURUN, MUTLULUĞUN YILI OLSUN!


GÜZEL DOSTLARIM, HEPİNİZ ÇOK MUTLU OLUN, HEP BERABER ÇOK MUTLU OLALIM.


NİCE NİCE NİCE MUTLU YILLARA!!!

19 Aralık 2010 Pazar

YENİ YENİ YEPYENİ

Yeni yıla girmemize şunun şurasında sayılı günler kalmışken, ne başka bir başlık atasım ne de başka bir şey yazasım gelmiyor. Bu sebeptendir ki gördüğünüz üzere uzunca bir süredir sallamış bulunmaktayım yine yazma işlerini.

“Yeni” kelimesi tek başına söylendiğinde bile insanın içini kıpır kıpır ediyor. Dolayısı ile şu günlerde hepimizin kıpır kıpır olması gerektiğini düşünüyorum. Amma ve lakin gerçek hayata, içinde yaşadığımız günlük hayata baktığımda bunun tam tersinin yansıdığını gözlemliyorum.

Sonuç?
Herkes depresyonda.

Dalgasına ya da öylesine yazmıyorum bunu, çok ciddiyim. Herkes ciddi ciddi depresyonda. Hem de bana kalırsa ağır depresyon. Bir gün içerisinde 30 kişi ile iletişim içinde oluyorsam, en az 25 tanesine depresyon teşhisi koyuyorum (Psikolog neyim değilim, tecrübe sadece). :)



Asık yüzler,
Off, puff sesleri,
Şişmiş gözler,
Bağırış çağırışlar,
Bıdı bıdı şikayetler,
Melankolik haller,
İsyanlar, isyanlar, isyanlar.

Yahu ne oluyorsunuz gençler? Bir silkelenin. Nefes alın, kendinize gelin.

Yeni yıla giriyoruz sayılı günler sonra. Yepyeni, tertemiz, sıfır kilometre, mis gibi bir yıl!

Yıl sonları önemlidir. Yeni bir yıla başlangıç yapıyor olmak, yeni bir binanın temelini atmak gibidir. Temeli sağlam atabilmek için eskiyen yıldan kalan pislikleriniz, pürüzleriniz, pütürleriniz, engelleriniz varsa, elinizi çabuk tutun, inleyip elinizi kafanıza koyup isyan edeceğinize, temizlik yapın. Eskiyen, size hizmet etmeyen ne varsa temizleyin, temizlenin, arının, nefes alın. Ve tertemiz, mis gibi bir nefesle yeni yılı içinize çekin. 


Hiçbir şey yapamıyorsanız da, mutluluk hormonu salgılatan güzel bir ilaç alın içiverin, kafanız azıcık güzel olsun, yeni yıla bari mutlu girin. Hem zaten uzmanlar diyor ki, 21 Aralık'ta tam ay tutulması olacakmış ve bu sebepten çok ciddi karmaşalar, kargaşalar yaşanabilirmiş, bu yüzden de insanların üzerinde negatif etkiler olabilirmiş. Yani belki de hepinizin depresyonu, bu körolmayasıca ay tutulması yüzündendir. Ve güzel haber şu ki, Ocak ayı itibarı ile tutulmanın bütün olumsuz etkileri yok olacakmış! En azından Ocak ayına kadar bu süreçte biraz gülmenizi, huzur bulmanızı sağlayacak şeyler yapmaya çalışın. Hiçbir şey bunu sağlamıyorsa, dediğim gibi ilaç kullanın. Yoksa döve döve çıkartıcam hepinizi depresyondan! :)

Yeter yahu yeni yıla giriyoruz, bi yenilenin artık! :)

1 Aralık 2010 Çarşamba

Tüm Ümidinizi Kaybetmek Özgürlüktür

Dövüş kulübü adlı filmi birçoğunuz izlemişsinizdir. Bana izlemek yeni kısmet oldu. Oradaki sözlerden biridir bu... “tüm ümidinizi kaybetmek özgürlüktür”.

Filmle ilgili aklıma kazınan tek şey bu cümle. Zaten pek film hastası olduğum söylenemez. Arada içimden gelir, bir film izlerim, beğenir keyif alırsam, aynı filmi defalarca izlerim, sanki ilk defa izliyormuşcasına. Sevdiğim şeylerden sıkılmadığımdan belki, ya da filmin her köşesine ince ince takılıp kalmadığımdan, bilmiyorum.

Bazı filmlerde ise ufak detaylar dikkatimi çekiyor ve film bittikten sonra da o detay aklımda kalıyor. Velhasıl, dövüş kulübü adlı filmde aklımda kalan şey de bu cümle oldu.

Tüm ümidinizi kaybetmek özgürlüktür...

Ümit...
Bizi hayata bağlayan en önemli etkenlerden biri. Ümit ettikçe yaşıyoruz, bağlanıyoruz hayata.

Ama burada aslında hayata dair bütün ümidinizi kaybetmekten bahsetmiyor. Eğer öyle olsa hayat olmaz, insan yaşayamaz zira.



Bazen öyle ümitlere sarılıyoruz ki, esir alıyor bizi adeta. Belki de sonu olmayan ya da sonu başından belli olan ümitler yüzünden günlerimiz, gecelerimiz, aylarımız, yıllarımız boşa gidiyor. Ne zaman ki o ümit ettiğimiz şeyin boş bir ümit olduğunu, sonunun olmadığını anlıyoruz, işte o zaman özgürlük başlıyor. Yeniden doğuş bir nevi. Nasıl ki insan doğarken, dünyaya ilk gelişte sancılı bir süreçten geçiyorsa, bu yeniden doğuş da sancılı oluyor illa ki, ama ruhumuz özgür kalıyor, sahip olduğu bedeniyle birlikte yeni hayatına özgürce alışmaya çalışıyor.

Aslında ben bu sözü irdeleyince, atalarımızın meşhur sözü vardır hani, o geldi aklıma: “delisi olan her gün, ölüsü olan bir gün ağlar”.

Bence bu iki sözün de özü aynı.

En sevdiğimiz gözümüzün önünde hasta yatağında, belki kanser. Her gün acı çekiyor. Her gün hastaneler, krizler, koşturmalar, korkular, aynı heyecanlar sil baştan yaşanıyor, diken üstünde bir halde. Sevdiğiniz insan, anneniz belki bir yanda gözünüzün önünde acı çekiyor, bir yanda siz hiçbir şeye tutunamıyorsunuz. Ölüm korkusu aklınızdan çıkmıyor kimi zaman. İşe gitseniz aklınız evde, arkadaşınıza gitseniz aklınız yine evde, kafam dağılsın biraz sinemaya gideyim deseniz aklınız yine evde, ayrıca annenizi evde bırakıp gitmenin vicdan azabı da cabası. Velhasıl, hayat iptal oluyor. Bedeniniz bir yerlere zorunlu olarak gidip gelse de aslında hiçbir zaman o gittiğiniz yerlerde olamıyorsunuz. Bir tek gün bile gülemiyorsunuz, aklınız tek bir şeye takılı kaldığından. Aklımızı da bedenimizi de ruhumuzu da takılı bırakan şey, ümit. Dört gözle iyileşmesini ümit ediyoruz. Ayağa kalkacağı günü hayal ediyoruz. Kimileri şanslı, bir yıl sonra belki annesi ayağa kalkıyor, ama kimileri de tam tersine kayıba uğruyor, belki bir yıl belki iki yıl belki daha farklı bir süre sonra. İki sonuçta da yeni bir hayat başlıyor. Sevdiğimiz insanı kaybederek sonuçlanan hikayede acı çekiyoruz, sancı çekiyoruz bu yeni hayatın başlangıcında. Ama adı üstünde hayat, ona da alışıyoruz ve hayatımıza devam ediyoruz, kaybettirdikleriyle, kazandırdıklarıyla.

Sonuçta ümidimiz bittikten sonra, hayatımıza devam ediyoruz. Ama bir konuda ümit ettiğimiz sürece, süreç uzadıkça hayatımıza çoğu kez normal bir şekilde devam edemiyoruz. Aklımız hep olması gerekenden farklı yerde oluyor.

Bir iş görüşmesine gidiyorsunuz, ümitleniyorsunuz, aklınız orada kalıyor. Oradan haber gelene kadar var olan işinize olması gerektiği gibi konsantre olamıyorsunuz. Ta ki olumsuz cevabı alana kadar. Olumsuz cevabı öğrenip, bütün ümidinizi kestiğiniz zaman işinizin başına dönüyorsunuz.

Sevgilinizle kavga ediyorsunuz, bütün geceniz gününüz zehir oluyor, ertesi günü ne işinize ne başka bir şeye olması gerektiği gibi veremiyorsunuz kendinizi. Çünkü ümidiniz sizi bekletiyor, barışma ümidi. Barışma süreci ne kadar hızlı olursa, hayata devam etme süreci de hızlanıyor. Ya da tam tersi, belki ayrılacaksınız sürecin sonunda. Olsun. Önemli olan sürecin sonlanması. Biraz acı çekip, yeni doğumunuza, yeni hayatınıza özgür bir şekilde başlayacaksınız.

Platonik aşıksınız. Aman allahım, nasıl bir heyecan o öyle çocuk gibi. Ama aklınız yerinden oynuyor onu görünce. Bir kere yüzünü göreyim, bir kere sesini duyayım diye ölüyorsunuz, eriyorsunuz. Acaba o da beni istiyor mu, acaba o da seviyor mu, acaba acaba acaba diye kafanızı kemirip duruyorsunuz. Bir ümitle bekliyorsunuz. Günlerinizi, gecelerinizi, bazen aylarınızı, bazen yıllarınızı adıyorsunuz, bir ümidin bekleyişiyle. Sonunda bir gün bir bakıyorsunuz, ikiniz bambaşka alemlerdesiniz. Biriniz aşkınızın ümidiyle yanıp tutuşuyor, diğeri ise gönül eğlendirmesinden başka bir halt etmiyor. Bunu hissettiğiniz anda ümidinizi kaybediyorsunuz. İçiniz acıyor belki, hayalleriniz suya düşüyor, emekleriniz boşa gidiyor, bir yandan illa onunla olsun istiyorsunuz, bir yandan kırılıyorsunuz. Ama olsun. Artık belirsizlikten kurtulmuş oluyorsunuz. Acabalar gidiyor, özgür oluyorsunuz. Biraz sancılı bir süreçten sonra, yeni hayatınıza özgür bir şekilde başlayabilirsiniz, daha güçlü, daha kararlı bir şekilde, adım adım.

Velhasıl, insanın ümidini kaybetmesi bazen iyidir. Bazen acıdır, ama yine de iyidir. Hayat zaten bir acı bir tatlının bir araya gelip dengelenmesi değil midir? Acı da olacak tatlı da. Dengelenip iyi olması önemli olan, sağlıklı olması.

Sağlıklı, huzurlu, özgür, mutlu hayatlar dileğiyle...

29 Kasım 2010 Pazartesi

SONBAHAR'DA SİVAS

Toprak gerçekten çekiyor.

İster o topraklarda büyüyün, ister büyümeyin, hiç fark etmiyor, toprak bir şekilde çekiyor. İçinizde o toprakların büyüsü, kokusu varsa tabiki...

Annemin, babamın, anneannemin, babaannemin, dedelerimin, amcalarımın, halalarımın doğup büyüdüleri topraklar...onların verdiği nasihatlerle, öğretilerle büyümüşken, onların ninnileriyle, türküleriyle uyuyup onların yemeklerini yiyerek büyümüşken o topraklar nasıl çekmesin beni.



5 yıl öncesine kadar her ne kadar bir köyümüz olduğunu bilsem de orada evimiz olmadığı için gidip gelmezdim. Sadece bir kere 11 yaşındayken gitmiştim, çocuk aklımla bir türlü rahat edemeyip nasıl kaçacağımı şaşırmıştım.

5 yıl önce ailecek karar alındı ve oraya bir ev yapıldı, o evin yapılışı bir dönüm noktası gibi oldu. O ev yapıldıktan sonra, yıllardır gitmediğim köyüme tekrar gittiğimde o zaman daha iyi anladım o toprağa ait olduğumu, o kokuyla bütün olduğumu. Şimdi ise, her fırsatta o toprak beni kendisine çekmek istiyor. Her fırsatta kaçmak istiyorum şehrin gürültüsünden, kalabalığından, samimiyetsizliğinden, pis kokusundan, kirli havasından, o tertemiz ot kokusunun olduğu, ailemin geçmişinin olduğu köyüme.

Kalabalık ailelerde yaşayanlar bilir, bir gün düğün haberi gelir, bir gün doğum haberi, bir gün ölüm haberi. Kimi haber sevindirir, kimi haber üzer, adına hayat denir, geçilir. Üzülsek de sevinsek de üç gün yaşayıp gideceğimiz bir dünyada olduğumuzun farkına varılır bir şekilde.

Sivas'ıma en son gidişim, yine üzücü bir haber vesilesiyle oldu. Kader diyoruz, kısmet diyoruz, Allah'tan hayırlısı hepimiz için. Ama yine de oranın o kokusu var ya, o tertemiz ot kokusunu içime çektim ya, sanki bir başka döndüm buraya. Gelirgelmez hasta olmama rağmen, kendime geldiğimde farkettim ki, belki de o doğa kokusunun sayesinde bu hastalığı da atlattım. Hastalığımda yiyebildiğim üç beş yemeğin hepsi de annemin ellerinden yapılmış köy yemekleriydi.



Hep yaz mevsiminde gitmiştim şimdiye kadar köye, sonbahar'da hiç tatmamıştım tadını. Meğer daha bir güzelmiş bu mevsimde. Güneş batar batmaz buz gibi olan havayla birlikte yakılan sobaları özlemişim. Hele o sobanın içindeki fırında yapılan patatesler...bir patates bu kadar mı keyifle yenir!
Oradaki doğallığı çok seviyorum, her gidişimde büyülenip, tekrar gideceğim günü hayal ediyorum. Kim bilir bir sonraki gidişim ne zaman olacak, bu şehir telaşında, iş güç koşturmacasında kim bilir ne zaman bir daha fırsat olacak.

Yine sonbahar olsun istiyorum. Yazın çok sıcak ve çok kalabalık, kışın çok soğuk, öyle soğuk ki musluklardan su bile akmıyor, hani şu meşhur Sivas soğuğu, insanın kanını donduran.

En güzeli sonbahar'da gitmek, daha sessiz, daha huzurlu, daha özgür...

SİYAH MI BEYAZ MI?

Bir şey ya vardır ya yoktur.

Herşey aslında bu kadar basittir.

Ya var, ya yok.

Yani aslında ya siyah, ya beyaz.

Hani insanlara sorarlar ya “ kendinizde en beğendiğiniz yönünüz nedir” diye. Benim bu soruya verecek birçok cevabım var ama, en çok vermek istediğim cevap, kararlı ve net oluşumdur. Bununla birlikte, kararsız ve net olmayan, belirsiz olan herşey, herkes, her durum beni rahatsız eden en büyük varlıklardır. Bir durum varsa, bir istek varsa, biraz düşünülür, karar verilir ve uygulanır. Bu kadar basit. Gereksiz, boş yere uzayan her süreç, vakit kaybından başka bir şey değildir.

Kararlıyım, her konuda. Belki de kendimi iyi tanıdığım için. Ama en önemlisi bence, ne istediğimi ve ne istemediğimi iyi bildiğim için. Evet ben boş durmadım, 30 senelik hayatım boyunca bir zahmet ne istediğimi, ne istemediğimi belirledim.

Ne istediğim belli
Ne istemediğim belli
Öyleyse sorun ne?
Hiçbirşey
Doğrularımla, yanlışlarımla, zamanın getirdiğine göre yaşıyorum, anlık gereken kararlarımı veriyorum ve ilerliyorum.

Güzel...
Benim için bir sorun yok.
Peki insanlar neden kararsız?
Neden hep gri renklerde dolaşıyorlar?
Neden bu grilikler yüzünden hep söyleniyorlar?
Farkındalar mı acaba, kendi kararsızlıkları, belirsizlikleri, dengesizlikleri, beceriksizlikleri yüzünden başkalarının hayatı etkileniyor?
Şikayet topu gibi yuvarlandıklarının farkında değiller mi?

Hastalıksa eğer bu, başlarım hastalığınıza demek istiyorum, gidin tedavi olun ondan sonra sokaklarda dolaşın!

Bu kadar rahatsız oluyorum gerçekten. Gün geçtikçe büyüyen bir hastalık sanki, mutsuzluk hastalığı gibi kararsızlık hastalığı.
Korku mu?
Bilmezlik mi?
Cehalet mi?
Kendini hala bir çizgiye oturtamamış olmak mı?
Renk körlüğü mü yoksa?

Sevgili güzel insanlar,
Severim sizi bilirsiniz, gayet hümanist bir insanım
Ama sabrımı taşırmayın
Ne istediğinizi bilin
Ne istemediğinizi de bilin
Çalışmak istiyorsanız çalışın, istemiyorsanız çalışmayın
Evlenmek istiyorsanız evlenin, istemiyorsanız evlenmeyin ona göre yolunuzu çizin
Yemek yemek istiyorsanız yiyin, istemiyorsanız yemeyin
Kilo vermek istiyorsanız oturun diyet yapın kilo verin, memnunsanız yemeye devam edin
Şikayet edip durmayın, söylenip durmayın kararsızlıklarınız belirsiz istekleriniz yüzünden
Yazık günah, size de yazık, etrafınızdakilere daha da yazık
Koskoca insanlarsınız. Ya şundadır ya bundadır der gibi, bir kararsızlık yüzünden sayfalar dolusu yazılar yazıp çizeceğinize, saatlerce telefonda konuşup çevrenizdekilerin kafasını şişireceğinize, oturup yarım saat belki de adam akıllı sakin kafayla düşünseniz gerçekten, değerlendirseniz kendinizi, bilseniz ne istediğinizi, o zaman çizeceksiniz yolunuzu. Ha yoldan çekilmesi gerekenler varsa, bir zahmet cesaretinizi toplayıp onları da çıkartacaksınız yolunuzdan.

Yeter ki karar verin.

Yoğurdun ne renk olduğuna karar vermeniz gerekiyorsa, günlerce bunun üzerine vıdı vıdı yapacağınıza, söylenip söylenip kafa şişireceğinize, oturup düşünün karar verin, gerekirse “siyah” deyin. Yeter ki kararlı olun ve kararınızın arkasında durun.

Süründürmeyin kararsızlığınızda, belirsizliğinizde kendinizi de sevdiklerinizi de sevmediklerinizi de...


25 Kasım 2010 Perşembe

Mim var dediler geldim :)

Uzun bir süredir uğrayamadım buralara. Uğrasam bile ancak beş dakikalığına şöyle bir bakıp çıkmalar için geldim gittim, şimdi bir geldim gördüm ki, mimlene mimlene bir hal olmuşum.

Sevgili deepblueagle, holywitch, Lütfi MUTLUER ve ilknur beni mimlemişler. Sağolsunlar varolsunlar. 20 tane sorunun olduğu anket gibi bir şey, eğlenceli olabilir diye düşünerek deniyorum doldurmayı haydi bakalım hayırlısı...

1-En sevdiğiniz kelime: Can
2-Nefret ettiğiniz kelime: Bakarız
3-Ne sizi heyecanlandırır: Seyahat, doğa, müzik. Hele hepsi bir aradaysa tadından yenmez
4-Heyecanınızı ne öldürür: Hastalık gibi zaruri şeyler dışında hiçbir şey öldürmez
5-En sevdiğiniz ses: Ud sesi, kemençe sesi, kuş sesi, kedi sesi
6-Nefret ettiğiniz ses: Ağız şapırtısı (Mesela bu da heyecanımı öldürebilir kısmına yazılabilirdi, o kadar hassasım yani, lütfen şaplatmayın ağzınızı yemek yerken güzel insanlar)
7-Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Çöpçülük
8-Hangi doğal yeteneğe sahip olmayı isterdiniz: 5 oktavlık bir sesim olsa ve yeryüzündeki bütün enstrümanları doğuştan çalabiliyor olsam benden mutlusu olmazdı herhalde.
9-Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Müzeyyen Senar
10-Nerede yaşamak isterdiniz: Yazın Sivas-Erzincan bölgesi, kışın Muğla-Aydın bölgesi
11-En önemli kusurunuz: Düşünmek
12-Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: Her gün 5 fincan kahve içmek
13-Kahramanınız kim: Süpermen (süpermen süpermen olmak lazım bazeen)
14-En çok kullandığınız kötü kelime: Oha
15-Şu anki ruh haliniz: Huzurlu
16-Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: Az laf çok iş (a little less conversation, a little more action)
17-Mutluluk rüyanız: Denizin, doğanın, kuş seslerinin, müzik seslerinin, çocuk seslerinin, huzur-sevgi dolu bir ailenin, dostların bir arada olduğu bir hayat.
18-Sizce mutsuzluğun tanımı: Sevginin, müziğin, güzel bir ailenin, güzel dostların olmadığı, etrafımda bir tek ağacın bile kalmayıp heryerin bina haline geldiği, duyabildiğim tek sesin araba sesleri, kavga sesleri olduğu, çocukların, hayvanların sevilmeyip kötü davranıldığı bir dünyada mutlu olmam imkansız olurdu.
19-Nasıl ölmek isterdiniz: Bu dünyadaki bütün görevlerimi yerine getirmiş bir şekilde
20-Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini istersiniz: Artık dinlenme vakti, huzur içinde dinlenebilirsin güzel kızım.

Ben de birkaç kişiyi mimleyeyim...

Herkese sevgiler, saygılar, kolaylıklar...

7 Kasım 2010 Pazar

GECELER

Atalarımız demiş ki, gündüzün şerri gecenin hayrından iyidir.

Her söyledikleri sözde haklılık payı çok yüksek olan sevgili atalarımız bu konuda da bir bildikleri varmış ki bu lafı etmiş olsa gerek.

Kapkara bir örtü kaplıyor gökyüzünü gece vakti, hiç aydınlıkla bir olur mu karanlık?

Kendimi bildim bileli, karanlık korkum var, yenmek için uğraşmadığım bir korku bu. Uğraşmıyorum evet, çünkü korkmalı insan karanlıktan, normal olanı bu bana göre. Herşeyi gizleyen, örten karanlık...kimbilir ne sırlarla dolu da, içini açıp bakamıyoruz, öyle karanlık ki, bakmak istesek de göremiyoruz...

Öyle tuhaf bir gücü var ki bu karanlıkların, gökyüzünü örtüp gündüzün aydınlığını gönderip milyarlarca insanı uykuya gönderiyor. Kilitliyor adeta hepimizi. Kilitlenmeyenler ne yapıyor peki?

Kronik hastalığı olanların en şiddetli atakları, sancıları, sızıları en çok geceleri depreşir hep. Karanlığın gökyüzüne çökmesi yetmezmiş gibi, bütün vücuduna çöküverir insanın, üstelik zaten hastalıktan canı yanmış, takati kesilmişken bünyenin. Biraz uyuyup dinleneyim, günün yorgunluğunu atıp, ertesi güne zinde uyanayım diye yattığı yatağından, ağrıları, sancıları kaldırır zorla. Saatlerce dua eder, yeni gelen gün aydınlığıyla birlikte sancı çeken bünyeye de bir parça aydınlık getirsin diye.

Örneğin, benim 8 yaşımdan beri eksik olmayan sevgili aftlarım, beni en çok geceleri ziyaret ediyor. Sorunsuz geçirdiğim bir günün ardından, yatağıma yatıp uyuyup dinlendiğimi sandığım bir gecenin sabahında, bir bakıyorum ki 6 tane güzelim aft beni ziyarete gelmiş, en kocaman haliyle. Hani şu ağzında 1 tane çıktığında çoğu insanın günlerce sızladığı, ağladığı, ortalığı birbirine kattığı aftlardan. Gündüzün verdiği enerjiyle, telaşesiyle, koşturmacasıyla, biraz da mecburiyetlerin yarattığı hırsla, o yaraların verdiği acıyı düşünmeden, en azından geri plana atmayı becerip, akşam ediyorum bir şekilde. Amma ve lakin gece vakti gelip odama kapandığımda, işte o zaman yüzleşiyorum onlarla. Bu böyle sürüp gidiyor her ziyaretlerinde...

Bu küçük bir örnek tabiki. Yakınında daha büyük hastalıklarla uğraşanlar bilir, gecelerin ne kadar zor, ne kadar ağır olduğunu o insanlar için.

Sadece hastalık mı?

Bütün çaresizlikleriyle, hüzünleriyle, üzüntüleriyle, acılarıyla, yaralarıyla, ümitsizliğiyle yüzleşir insan, kalbine çöken karanlığın kasvetiyle.

Çaresiz bir aşık en çok ne zaman ağlar, ne zaman en çok yanar içi?

Kafasını yastığa dayadığı anda başlar içindeki acı şiddetlenmeye. Ne kadar yorgun olursa olsun, girmez o gözüne uyku bir türlü.

Kiminin içi acır çekip giden sevdiceğe
Kiminin içi acır ağlatan, üzen, anlamayan sevdiceğe
Kiminin içi acır belki de bırakmak zorunda olduğu sevdiceğe
Kiminin içi acır yıllardır yüreğinden atamadığı, ama karşılık bulamadığı sevdiceğe
Bir güzel sözün yıllarca hayalini kurup, elinde kalan hayal kırıklıklarına
Kiminin içi acır akıp giden yıllara, boş hayallere, yorgun bedenine, ruhuna
Ne sebepten acıyorsa acısın, geçmez o acı, iki göğsünün ortasına yapışır kalır adeta. Ne gözüne uyku girer yorgun bedenin, ne de yaşı diner yorgun gözlerin.

Velhasıl ağırdır geceler, zordur. Adına şarkılar söylenir türlü türlü. Zaten öyle ağırdır ki, ne kağıda dökülen kelimeler, ne ağızdan çıkan sözlerle anlatamaz insan. Şarkılar hissettirebilir bu ağırlığı ancak, gece vakti dilimize takılan umarsız şarkılar...

Doğan Canku'nun en sevdiğim şarkısıdır Gecelerim. Bir yandan bu şarkıyı dinlerken, bir yanda sözlerini de paylaşarak bu geceye nokta koyuyorum, derin, huzurlu uykumla buluşmak üzere...


  
Güneşin alevden saçları
Aşınca karşıki tepeden
Gölgeler sarar yamaçları
Ürkerim gelecek geceden

Bütün dertler beni bekler
Yatağımın başucunda
Esir kalır hep dilekler
Kaderimin avucunda

Teselli etmiyor gönlümü
Ne yıldız ne de ay bu gece
Beklerim hasretle günümü
Yalvarıp göklere her gece