10 Temmuz 2014 Perşembe

Denize Dönmek İstiyorum


Her seferinde böyle yapıyorum. Bir daha arayı bu kadar uzatmayacağım diyorum ama dönüp dolaşıp bakıyorum ki o ara yine uzamış.  Hep de bir bahane buluyorum. Yok, iş yoğun, yok hayat yoğun, yok şöyle yok böyle. Hâlbuki düpedüz benim beceriksizliğim daha doğrusu disiplinsizliğim. Ya da tembelliğim, bilemiyorum. Aynı anda farklı şeyleri hayatımda bir arada yürütmeyi beceremeyişim. Her ne ise bir şekilde bu ara uzuyor. Aslında ne çok yazmak istiyorum. Bazen birkaç kelime geçiyor içimden, hah diyorum yazmam lazım, sonra yine başka şeyleri sokuyorum araya, uçup gidiyor.

Her ne kadar ara versem de, bir bahane bulup ihmal etsem de, burada bana ait bir yerin olduğunu bilmek benim de ait olduğum en azından bir yer olduğunu hissettiriyor, güven veriyor bana. Kuralı olmayan, ya da varsa bile bir kural sadece benim koyduğum, her şeyini benim belirlediğim, istediğim zaman geldiğim, özgürce tembellik edip bazen aksattığım, ama geldiğimde aynen yerinde bulabildiğim bana ait bir dünya. Ve benim ait olduğum, içinde en özgür olduğum dünya…

En son 2 ay önce uğradığımdan bu yana günlerim epey bir seyahatle geçti. Mayıs ayında, yüzlerce madencimizin acısının içimize oturduğu ve ülkemizde yas ilan edildiği vakitler iş seyahati için Malta’ya gittim ve Mayıs sonuna kadar oradaydım. Döndükten sonra da 1 haftalık bir İzmir seyahatim vardı. Sonrasında da temmuz gelmeden işleri toparlayayım diye İstanbul ve çevresinde oradan oraya koşturdum. Ramazan’ın gelişi ile birlikte kimilerinin üzerine oruç rehaveti çöktü, kimileri de tatile gitmeye başladı, bu vesile ile işler de biraz sessizleşmeye başlayınca ben de biraz kendimle ilgilenmeye başladım çok şükür.

Hazır kendime biraz vakit bulmuşken yüzüyorum bol bol. Şu dünyada en sevdiğim aktivite yüzmek. Tüm hücrelerimi tek tek hissediyorum attığım her kulaçta. Yoruldukça daha çok yüzmek istiyorum inadına. Denize siftah edemedim daha bu yıl ama şimdilik havuzla idare ediyorum. Çeşme’nin serin sularına atıcam inşallah kendimi yakında, deniz gibisi yok, çok özledim…

Denizi öyle seviyor öyle özlüyorum ki, cennet dendiği zaman aklıma hemen güzel bir deniz geliyor. Masmavi denizin önünde oturmuşum içime çekiyorum kokusunu, sonra bırakıyorum kendimi kollarına engin maviliğin.

Bütün yıl oradan oraya koştururken beni motive eden en önemli şey yazın gelip denize kavuşacak olmam. Masmavi, pırıl pırıl, upuzun sahilinde kah yürüdüğüm kah sularında kulaç attığım denize…

Nazım’ın şiirindeki gibi, denize dönmek istiyorum. Yazın gelişiyle iş bitti adeta kafamda. Rölantiye aldım en azından. Her fırsatta denize gitmek istiyorum, denizi düşlüyorum.

Nazım bu şiiri adeta benim için yazmış, ne de güzel yazmış…

Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların,
Boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter.
Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
Sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

16 Şubat 2014 Pazar

ALMANYA'DA KÜÇÜK BİR ŞEHİR - BURGHAUSEN



 Bundan tam 3 yıl önce bir iş seyahati için gittiğimde tanıdığım küçücük minicik bir şehir Burghausen. Bir haftalık bir seyahat organize edilmişti gittiğim zaman fakat daha önceden aynı yere gidenler seyahati mümkün mertebe kısaltmam konusunda bana tavsiyeler veriyorlardı. Sebebi ise şehrin adeta bir kasaba ve çok sıkıcı bunaltıcı bir yer oluşu idi. 

Ne gitmeden önce ne de gittikten sonra hiçbir sıkıcılığını hissetmedim ben bu şehrin ya da kasabanın, siz hangisini derseniz deyin. Belki de sevimli bir ruhu olan küçük yerleri seviyorum ondandır. Yeter ki bir ruhu olsun gidilen yerin, her şekilde farklı bir keyif alınabilir bence. Ayrıca gitmeden önce bilmediğim ancak gittikten sonra farkettiğim farklı bir yanı daha vardı benim için özel olan ve burayı özel kılan. Bu yüzden benim için özel bir anısı olan bu şehire geç de olsa blogumda yer vermek istedim.

Başta da dediğim gibi çok küçük bir yer Burghausen. Almanya'nın Altötting denen bölgesine ait yaklaşık 17.000 nüfuslu bir şehir. Avusturya sınırında Salzach nehrinin kenarına kurulmuş şehrin en önemli yapısı ise Burghausen kalesi. 1.043 metre uzunluğu ile Avrupa'nın en uzun kalesi ünvanına sahip.

Şehir tam tamına Avusturya sınırında bulunuyor. Kıyısında bulunduğu Salzach Nehri boyunca biraz yürüyünce Avusturya topraklarına varıyorsunuz. Zaten Avusturya'nın ünlü şehirlerinden biri olan Salzburg buraya 50 kilometre kadar uzaklıkta bulunuyor. Yani olur da Salzburg'a gider ve farklı bir şehir daha görmek isterseniz birkaç saatliğine Burghausen'a uğrayıp, nehir kenarında yürüyüp, kaleyi gezebilirsiniz. Bu arada şimdi hatırlıyorum da ben gittiğim zaman her yer kar altındaydı ve ben karı çok severim. Bunun da etkisiyle ayrıca bir huzurlu gelmişti sanırım burası bana.

Bizim Türk insanının kasaba olarak küçümsediği bu küçük şehir her yıl Mart ayında bir hafta süren bir Caz festivaline ev sahipliği yapıyor. Caz haftası olarak adlandırılan ve bu yıl 45'incisi düzenlenecek olan etkinlik 25-30 Mart 2014 tarihlerinde gerçekleşecek. İlginizi çeker ve o tarihlerde bir Almanya-Avusturya seyahati planlarsanız bu etkinliği de ajandanıza ekleyebilirsiniz. Festival programı ve daha detaylı bilgi için www.jazzwoche.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

 

5 Şubat 2014 Çarşamba

"Gebersin Pezevenk"

Bugün hiç aklımdan çıkmadı bu söz.
 
Asıl düşündürücü olansa nereden aklıma geldiği, durup dururken gelecek değil ya.
 
Haziran 2013'de Eskişehir'de polisler tarafından dövülerek öldürülen 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz'ın davası görülüyordu geçtiğimiz gün malum. İşte bu söz bizzat Ali İsmail'e ithafen sarfedildi bir yakınım tarafından, yazılı olarak, sosyal medya mecralarından birinde. Gerekçe ise Ali İsmail'in ateist ve islam karşıtı olması.

Donakaldım okuduğum vakit. Üstelik bunun yanısıra başka ne hakaretler...

Beni düşündüren şey ise sadece bir kişinin bu söylemi Ali İsmail'e ya da başka birine ithafen yapmış olması değil. Sadece ülkemizde de değil, kimbilir dünya üzerinde kaç milyon(ya da milyar) insan başka bir insanın ölümünden veya çektiği acıdan keyif alıyor. Kimbilir kaç insan başka birinin "gebermesi" için dua ediyor. Yani insanlık  nefret, kin, öfke üzerine dua ediyor. 

Halbuki insanlığa örnek olması için yüzlerce, binlerce yıl önce yeryüzüne gelmiş olan insanlar bunun tam tersini söylemiyorlar mı? Herşeyin, hele ki dua gibi bir enerjinin tamamen saf bir sevgi ile yapılması gerekiyor mu? Örnek insan olmak, ruhumuzu olgunlaştırmak için kendimizi nefret, kin, öfke gibi olumsuz duygulardan arındırıp sevgiye yönelmemiz gerekiyor mu?

Dünya üzerinde 8 milyar insan yaşıyor ve bunun yaklaşık 1.5 milyarlık bölümü müslüman nüfusu. Bu durumda birleşip 6.5 milyarı "gebertmek" mi gerekiyor illa? Ya da "gebermeleri" için dua mı etmek lazım? Bu 6.5 milyar içinde açlıktan sefaletten kıvranan milyonlar, milyarlar var. Önce onların "gebermesi" için dua edelim madem, daha hızlı olur, zaten açlar(?) Onların "gebermesi" için dua edelim, ama bir yandan da Müslüman ülkelerde sefalet çekenler için ağlayalım, sızlanalım(?)
 
İnsan olma yolunda ilerlediğinizi mi düşünüyorsunuz siz gerçekten?  Sadece kendinden olana tahammül edebilen ve başkalarının yaşadığı acıdan keyif almak ne zaman insanlık oldu? Yazık ki o kıldığınız namazlar, yaptığınız tüm ibadetler  de olgunlaştıramıyor ruhunuzu. Zira ister beş ister on vakit namaz kıl, zihnine, kalbine nefret ektiğin sürece daha çoook yolun var bu yeryüzünde.
 
Ne ekiyorsa onu biçiyor insan. Nefret ektiğin sürece nefret biçmeye devam edeceksin. Sen birileri için "gebersin pezevenk" dedikçe başka birileri de senin için "gebersin pezevenk" diyecek. En kötü insanı gözümün önüne getirdiğimde bile bu sözü söylemiyorum ben. Çünkü biliyorum ki o da yaptığı kötülükleri nefretinden, öfkesinden, kininden yapıyor. Önünde sonunda arınması gereken olumsuz duygularından yani. Bense onun seçtiği şeyi seçmiyorum, çünkü biliyorum ki bu bir seçim, ben bu yüzden sevgiyi seçiyorum. İstiyorum ki herkes sevgi eksin şu dünyada, hayal gibi ama aslında çok kolay, hatta en kolay. Savaşmaktan daha kolay. Ne zaman ki insanlık bu bilince ulaşır, ancak o zaman daha huzurlu bir dünyamız olur üzerinde yaşanacak. Aksi takdirde cehennemi yaşamaya devam ederiz bu yeryüzünde.

3 Şubat 2014 Pazartesi

LÜKSEMBURG

2 yılı aşkın bir süredir merkezi Lüksemburg'da olan bir firmada çalıştığım için sık sık gitmem gereken bir yer oldu Lüksemburg. Geçtiğimiz gün yine arkadaşımla konuşurken bir sonraki seyahat planım vesilesiyle bahsi geçti ve arkadaşım Lüksemburg'un ülke olduğunu o anki konuşmamız sırasında öğrendi ve çok şaşırdı. Ben de bunun üzerine böyle bir ülkenin varlığından haberi olmayan birçok insan olabileceğini düşünerek birkaç satır hakkında yazayım istedim.


Evet, Lüksemburg küçük de olsa bir ülke. Avrupa'nın batısında, Belçika, Fransa ve Almanya ile çevrili, yaklaşık 500.000 kadar nüfusu olan, küçük ama zengin bir ülke. Zenginliği şöyle ki, dünyadaki kişi başı milli gelir düzeyi en yüksek olan ülkelerin başında geliyor. Ayrıca dünyada düklükle yönetilen tek ülke.

Lüksemburg, konumu ve sağladığı vergi avantajları sebebiyle bugün Avrupa'nın bir nevi ticari merkezi olmuş durumda. Birçok büyük firmanın yönetim ofisinin Luxembourg'da yerleştiğini görebilirsiniz. Bu yüzden haftaiçi gün içerisinde ülkeye Belçika, Fransa ve Almanya'dan her gün 1 milyon civarında insan çalışmak için geliyor. Tabi ülkenin nüfusunun 500.000 olduğunu düşününce, her gün ekstradan gelen 1 milyon insanın oluşturduğu trafiği de hayal etmek pek zor olmasa gerek.

Her gün diğer komşu ülkelerden gelen insan sayısına dikkat edince, ülkenin kültür açısından ne kadar karışık bir yer olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. Öyle ki, Almanca, Fransızca ve Lukemburgca olmak üzere 3 resmi dili mevcut ülkenin. Altı üstü 500.000 kişinin yaşadığı bir yerde üç resmi dil...Fakat benim gözlemlediğim Fransızca en çok konuşulan dil. Malum, Belçika ve Fransa'dan gelenler de zaten Fransızca konuştuğu için çoğunluk Fransızca konuşuyor. Bundan olsa gerek, restoranlarda ve birçok mekanda menüler hep Fransızca olarak geliyor. Ben de ne çok severim ya Fransızcayı(!). Neyse ki, çoğunluk aynı zamanda ingilizce'yi de rahat bir şekilde konuşuyor, o yüzden Fransızca bilmeyince de pek sıkıntı yaşanmıyor.

Çeşitli milletlerin gün içerisinde bir araya toplandığı bu küçük ülkede benim en çok dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden şey sanki kendine has bir kültürünün ya da ruhunun yok gibi oluşu. Normalde nereye gidersem gideyim, her şehrin kendine ait bir ruhunun olduğunu hissetmişimdir. Kimi şehrin ruhu cıvıl cıvıldır, kimisinin ruhu yorgundur, kiminin üzgündür kiminin mahsundur ama bir ruhu vardır. Fakat çok enteresan, ben bu ruhu ülkenin başkenti olan Luxembourg City'de bile hiçbir zaman hissedemedim. Adeta kendimi arafta gibi hissediyorum bu ülkeye her gidişimde. Benim gibi hisseden birkaç kişiye daha şahit oldum. O yüzden yalnız değilim biliyorum.

Ülkenin ticari portresinden dolayı pek bir turistik yanının olmadığını söyleyebilirim. Yani öyle ah gideyim de şu Lüksemburg'u da göreyim denebilecek bir yer değil bence. Ama diyelim ki iş için ya da başka bir şekilde yolunuz düştü, Luxembourg City içerisinde kalmanızı tavsiye ederim. Zira bunun haricinde kalacağınız her yer kasaba formatında olacaktır. Ya da yeşil bir arazinin üzerine konuşlanmış ve etrafında hiçbir şey olmayan bir otel olacaktır.

2013 - 2014

Ne acayip seneydi 2013.
21 Aralık 2012'de dünyanın sonu gelecek diye beklerken insanlar, dolu dizgin geldi 2013 hızlandırılmış enerjisiyle. Rüzgar gibi hızlıca geldi, sildi, süpürdü hızlıca da gitti.

Ve geldi 2014, yeni bir yıl, yepyeni, enerjiler, umutlar, yeni hikayeler, yeni, hedefler.
Belli ki bu da dört nala bir yıl olacak. Baksanıza, bir ayı hızlıca geçip gitti bile.
Zaten Çin astrolojisine göre "at yılı" diyorlarmış bu yıla. Adından belli ya.
Dört nala koştura koştura geçecek bu yıl. Tabi koşturanlar biz olucaz.
Zaman bir yandan dört nala ilerlerken bizim de aynı hızla ilerlememiz gerekecek.
Yine değişim ve dönüşüm dolu bir yıl olacak hepimiz için, dünyamız için.
Dileyelim ki, hepimizin hayrına olsun. Mutlu, huzurlu, güzel bir sene olsun...

14 Aralık 2013 Cumartesi

Bir işkence yöntemi olarak sigara


Sigara ile ilgili daha önce de bir şeyler yazdığımı hatırlıyorum. Ama elimde değil, sigara içenlere olan öfkem bitmek dinmek bilmiyor.

Genelleme yapmak istemiyorum aslında ama kendimi tutamıyorum. Karar verdim, sigara içen insanların hepsi ileri derecede saygısız. Evet ne dediğimin farkındayım. İster alınganlık yapın, ister kızın, ister küsün ama bu fikre boşuna kapılmadım.

Eskiden kapalı alanlarda tıkışıp kalırdık hep birlikte, onlar yanı başımızdaki masada dumanlarını tüttürürken biz bir yandan zehirlenirdik, bir yandan öksürüklere boğulurduk, bir yandan elimiz yüzümüz saçımız kılığımız kıyafetimiz is kokusu içinde kalırdı. Eve gittiğinde arın arınabilirsen o kokudan.

İyi güzel şimdi kapalı yerlerde sigara içilmesi yasaklandı. Ama malum evinde yasaklayamıyorsun. Hadi bir odasında yasakladın, illa evin bir tarafında sigara içireceksin. E onlar sigara içerken de yanlarında oturacaksın. Yani öyle ben gideyim de nikotinimi alayım geleyim yok. Kahve içilecekse mutfakta içilecek örneğin ve mutlaka sigara eşliğinde içilecek. Aksi mümkün değil. Mazallah desen ki, ya ben fena oluyorum içeri gidiyorum siz sigaranızı için içeri gelin, e tamam o zaman bir daha gelmeyelim biz sana diye tafrayı koyarlar hemen.

Dışarıdaki mekanlarda da ayrı bir mevzu. Toplulukla bir yere gitmek ölüm adeta. Zira o toplulukta iki üç tane sigara içen varsa, herkesi kendilerine uydurmaya çalışırlar. İlla sigara içilen yerde oturulacak efendim. Kış günü buz gibi yerlerde oturduğumu, bir de üstüne o pis duman kokusuna maruz kaldığımı iyi bilirim.

O yüzden tek başıma bir yere gitmeye bayılıyorum. Oh ne güzel, kafama göre istediğim yerde oturuyorum. Dün yine o günlerden biriydi. Bilgisayarda çalışabileceğim bir kafeye gittim ve güzel bir yere oturdum. Fakat oturduğum masanın tam yanında dışarı açılan kapı var ve malum sigara içen arkadaşlar bir içeri bir dışarı girip çıkıyorlar. Bazıları ise saatlerce dışarıda oturuyor buz gibi soğuk, daha bir gün öncesinde kar yağmış İstanbul havasında. Nerede kaç derece sıcaklıkta otururlarsa otursunlar umrumda değil de, kardeşim insan açtığı kapıyı da mı kapatmaz? İzledim, izlemekle kalmadı analiz ettim, dışarı çıkan her on kişiden yedi tanesi kapıyı açtı fakat kapatmadı. Sonuna kadar o kapı öyle açık kaldı. Her seferinde kalktım kapattım kapıyı. Olmadı bir sonraki seferde söylendim bir tanesine. Ama nafile, her dakika yeni biri geliyor hangi birine söyleyip uyarıcaksın. Koca koca insanlar, açtığı kapıyı kapatmasını ben mi öğreteceğim ayrıca. Kalktım yerimi değiştirdim ama pek farketmedi. İçerisi buz gibi oldu. Ayaklarım buz kesti. Şimdi soğuk algınlığından mayhoş mayhoş geziniyorum.

Şunu anladım ki, ben sadece sigaradan değil, sigara içenlerden de rahatsız oluyorum. Onların bu bencil, kimseyi umursamaz, anlayışsız, düşüncesiz  ve saygısız tavırlarından rahatsız oluyorum. Çok yakınımdaki insanlar da bu genellemeye dahil. Zira içlerinden hiçbiri çıkıp da, "canım ben bi sigara içip geleyim sen rahatsız olma" deme nezaketini göstermedi bugüne kadar. Bu bencilliğe artık bir son diyorum!

11 Aralık 2013 Çarşamba

Bir İş Kadınının Güncesi

Zaman zaman bahsediyorum, ay şöyle yoğunum böyle yoğunum bi taraflarımı kaşıcak vaktim yok diye ama ne iş yaptığımı kimse bilmiyordur muhtemelen. Hoş bilenler de pek anlamıyor ya neyse.

İçindeki müzik aşkına rağmen aman düzenli bir hayatım olsun diye kimya mühendisliği eğitimi almış bir insancağızım ben aslında. Ha bundan pişman mıyım bilmiyorum. Yaptığım hiçbir şeyden pisman değilim aslında ama sadece sorguluyorum arada yaptıklarımı. Onu seçmeseydim yolum nasıl olurdu, nasıl ilerlerdi diye. Belki de kader denen şey budur, seçeceğimiz belli başlı şeyler bellidir belki de gerçekten. Öyle ki o seçilen yollarda ilerleyip şaşırtıcı noktalara varıp şaşırtıcı insanlarla karşılaşabiliyoruz bazen.

Doğru yol mudur yanlış mıdır kader midir değil midir bilmiyorum ama nihayetinde on yıldır iş hayatındayım şaka maka. Aldığım kimya mühendisliği eğitimi ve yabancı dil bilgimin yardımıyla çoğu zaman hep uluslararası firmalarla, farklı kültürden yüzlerce insanla haşır neşir oldum.

Şimdilerde de yine uluslararası bir firmadayım. Plastik sektörüne bazı hammaddeler üreten firmanın Türkiye'deki birtakım işlerini yürütüyorum. Bu yürütme işlerini yurtdışı merkezli yapmak gerektiğinden bir koordinasyon sağlama, sürekli yurtdışı ile iletişim halinde olma, sürekli gidip gelme halinde olmak gerekiyor. İş de dinamik olduğundan günün sonunda yapılacak işler listesi hep çoğalıyor. 

Geçtiğimiz hafta İstanbul'da fuarımız vardı. Haftasonu, gece, gündüz demeden çalıştım. Benim iyi mi kötü mü olduğunu bilemediğim bir huyum da bir şeyi sahiplendim mi varımla yoğumla bütün enerjimle çalışıp didiniyorum sahiplendiğim şey için. Şu anki işimde de durum böyle. O yüzden pek kafamı kaşıcak vaktim olmuyor. Gerçi ben sahiplenmesem de bir şey değişmeyecek. Fuar zamanı gündüz fuarda bütün gün gelen ziyaretçilerle ilgilenip, akşamları da yurtdışından gelen arkadaşlar ve yöneticilerle birlikte yemekler organize etmek gerekiyor mecburen. Hal böyle olunca günlük birkaç saatlik uyku ile idare etmeye çalışıyorum.

Önümüzdeki hafta başka bir maraton bekliyor. Yıl sonu toplantısı için şirket merkezine gideceğim ve bütün bir hafta orada olmam gerekiyor. Yine aynı tempo, gündüz toplantılar, eğitimler, akşam yemekler. Gitmeden önce hazırlık yapmak gerekiyor tabi bir de, sunumlar, rakamlar, raporlar vs.. Bol bol enerji lazım bana o yüzden. Daha çok enerji lazım...