4 Ocak 2012 Çarşamba

Az Gittik Uz Gittik Bir Yılı Devirdik

Koskoca bir yıl daha nasıl başladı, hangi arada geçti, hangi arada bitti ve bir diğeri başladı anlamadım.

Benim için tam anlamıyla az gittik uz gittik dere tepe düz gittik yılı oldu 2011. Ordan oraya dolandım durdum. Kaç ülkeye, kaç şehire gittim bilmiyorum. Keşke her bir yere gittiğimde, şuraya yazacak vaktim olsaydı. 

Belki de bu yüzdendir bir gün bütün yoğunluklardan kurtulduğum zaman bir köşeye çekilip, gezip gördüklerimi, biriktirdiklerimi, deneyimlediklerimi, heyecanlarımı, streslerimi, üzüntülerimi, sevinçlerimi, şaşkınlıklarımı, tüm hissettikklerim ve düşündüklerimi topluca yazmak isteyişim. Bari buna fırsat bulurum bir gün inşallah.

2012'yi Polonya'da karşıladım. Polonya'nın güneydoğusunda şirin ve kendi halinde küçücük bir şehirde. Hem çok huzurlu, hem de çok keyifli oldu. Tabi fırsat bu fırsat bir sürü şehrini daha gezdim ülkenin.


Garip bir ülke burası. Her yeri tarih kokuyor, bir yandan da sanki savaştan yeni çıkmış gibi.

Daha detaylı olarak anlatıcam gördüklerimi. Bu sefer söz. Hele bi kendime geleyim, yeni yıla alışayım önce.

Mutlu bir yıl diliyorum herkese..

8 Ekim 2011 Cumartesi

Şehr-i İstanbul

Taşı toprağı altın İstanbul,

Adına şarkılar, türküler yakılan İstanbul,

Uğruna kanlar dökülen İstanbul,

 Milyonların aşık olduğu şehr-i İstanbul,

Ama ben seni sevemedim be İstanbul...


30 yıllık doğma büyüme İstanbul'lu olup da bir insan nasıl bu kadar nefret edebilir bu şehirden?
Sevmemek, yorgun olmak, sıkılmak, bunalmak değil benimkisi. Direk bizzat nefret etmek kendisinden.

Bir şeyi çok sevdiğin zaman nasıl ki tam olarak sebep bulamıyorsan, nefret ederken de çok somut sebepler bulamayabiliyor insan. Sadece çok yoğun bir his bu. Sevgisini de nefretini de en derin yoğunlukta yaşayan bir boğa burcu kadınının içinde hissettiği yoğun bir tutsaklık hissi belki de. Evet evet, işte kilit kelime bu. Tutsaklık. Bu şehrin bana hissettirdiği en büyük duygu ""tutsaklık" hissi. Özgür olmayı engelleyen bir şeyler var adeta. Halbuki milyonlara göre en büyük özgürlük İstanbul. Yoksa kendini kandırıyor olmasın bu milyonlar?

Özgürlük anlayışı sinemaya gitmek, konserlere, lüks restorantlara gitmek olan bir çoğunluğun yanılgısı olabilir mi acaba bu özgürlük? Bütün bu aktiviteler ve koşuşturmacalar bütünün de kendini unutmuş, ruhunu unutmuş büyük bir çoğunluk...

Ben de bu yüzden İstanbul'dan kaçıp, kendi dünyama kapatmış olabilir miyim kendimi acaba? Kendimle, ruhumla daha çok bir arada olabilmek, ruhumun derinliklerine özgürce ulaşabilmek, gerçek huzuru yaşayabilmek için...

Ne zaman sevmeye çalışsam, daha çok nefret ettim hatta bu şehirden. Ne boğazında balık yemek, ne adalarında dolaşmak, ne vapuruna binmek keyif vermiyor, adeta daha çok bunaltıyor beni, çünkü bütün bu keyif verici şeyler anlamsız bir kalabalığın, kargaşanın içinde gerçekleşiyor. Anlam veremiyorum. Benim için anlaması çok zor. Ama şunu biliyorum ki, bundan keyif alan insanların tek bir sebebi var. Kendilerinden, iç dünyalarından kaçmak. Bu yüzdendir ki onlar için tek mutluluk kalabalığın içiğindeki her türlü aktiviteler bütünü haline gelmiş. Bir gün sinemaya gider, bir gün konsere, bir gün lüks restorantlardan birine ve bunları yaparken saatlerce trafik içinde kalarak küfreder, ama sonunda egosunu tatmin eder...

Bense sadece uzaktan seyrediyorum. Böylesi çok daha iyi. Bir süre sonra çok daha uzaklardan seyredicem. O zaman belki daha çok yazıp, daha çok atıp tutma imkanım da olur hakkında, şehr-i İstanbul'un ve içindekilerin...

23 Eylül 2011 Cuma

Sonbahar

İstanbul'da bir aydır yağmayan yağmurun kendini göstermesi ve yaz tatiline giren dizilerin yeni sezonlarının başlamasıyla birlikte anladım Sonbahar'ın geldiğini.

Vücudum benden önce anlıyor aslında mevsimin değiştiğini. Yaz biterbitmez başlıyor üzerimdeki ağırlık, tuhaf sancılar, yorgunluk, bitkinlik. Şimdi bir de başağrısı musallat oldu, o da 30. yaş hediyesi olsa gerek. Haftalardır ne bitmek başağrısıymış arkadaş, ne bilgisayara doğru dürüst bakabiliyorum, ne kafamı kaldırıp iki satır okuyabiliyorum, ne puzzle yapabiliyorum, böyle tuhaf bir hal. Neyse ki Eylül bitmeye yüztutmuşken, benim başağrıları da geçti şükür.


Yine de bu sonbahar biraz tuhaf sanki. Evrenin derinliklerinde ne oluyor ne bitiyor o kadarını bilemem, ama sanki tuhaf şeyler oluyormuş gibime geliyor. Sanki daha yoğun enerjiler. Zaman bile daha da hızlı ilerliyor sanki. Adeta dünya koştur koştur bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibi. Sanki kökten bir değişimin işaretlerini getirdi bu sonbahar bize. Yangınlar, patlamalar, savaşlar, afetler, tüm dünyayı çalkalayan ekonomik dalgalar, daha yoğun politik anlaşmazlıklar...bunlar genel olarak dünya üzerindeki portre. Diğer yandan bireysel olarak kendi hayatlarımızda da sanki bu portrelerin küçültülmüş halleri. Birden bire kopan ilişkiler, ardından birdenbire şekillenen yeni ilişkiler, yeni hayatlar, yeni işler, yoğun, hızlı değişimler.

Bu kadar şey olup bitiyorken, enerjiden oluşan şu bedenlerimiz nasıl etkilenmesin bu yoğun akımlardan? Herbirimizin etkilenme şekli ve şiddeti farklı olabilir, ama illaki etkileniyoruz. İster farkında olalım, ister olmayalım.

Velhasıl beni bu sonbahar fena çarptı. Her sonbahar'da sallanıyorum ama bu seferki biraz daha yoğun oldu. Şimdilik sarsıntı bitti gibi. Öyledir umarım. Yağan yağmurlarla birlikte ağırlık yapan, gereksiz olan, ihtiyacımız olmayan enerjiler de akıp gitsin, hafifleyelim, dengede kalalım...

Huzur ve sevgi dolu bir sonbahar dileğiyle...


29 Ağustos 2011 Pazartesi

İYİ BAYRAMLAR

Bu yıl Ramazan Bayramı'nın ilk günü, Zafer Bayramı'mızı kutladığımız 30 Ağustos'ta kutlanacak. Bir nevi çifte bayram.

Hatta üçüncü bir bayram daha var diyebiliriz. Malum bu yıl 9 günlük tatil oldu aynı zamanda. İşlerinden bir türlü izin alamayan, ya da doğru düzgün tatil yapamayan birçok insan için ekstra bir bayram oldu bu tatil. Hatta yollarda iki gün boyunca uzun kuyruklar yaşandı, herkes bir yerlere gitti. Öncelikle tatil yapanlara güzel bir tatil, kazasız belasız dönüşler diliyorum. Lütfen yollar kan gölü olmasın.

Ben bir yere gitmedim. Daha geçtiğimiz ay çok uzun bir tatil yaptığımdan olsa gerek, tatile de yolculuğa da doymuşum. Ailem Sivas'ta, aslında oraya gidebilirdim, ama kedimi yalnız bırakıp oraya gitmeye de gönlüm razı gelmedi. Velhasıl, kedimle başbaşa son iftarımızı yapıcaz, sonra da bayram günü klasik akraba, eş dost ziyaretleri ile geçecek.


30 Ağustos sabahı her yıl olduğu gibi Zafer Bayramımız törenlerle kutlanacak. Ben de oturup televizyondan bu törenleri izleyeceğim önce. Özellikle şu uçak gösterilerini izlemeyi çok seviyorum. Bir yandan da marşlar çalarken, ne yalan söyliyim bazen çok duygulanıyorum gözlerim doluyor.

Bize bu özgürlüğü bıraktığı için, bu bayramları yaşattığı için ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'e binlerce kere şükürler olsun. Gerçi son günlerde pek zafer ortamı kalmadı ülkemizde. Her gün başka bir acı haber, gözyaşı geliyor bir yerlerden.   Diyecek bir şey yok. Memleketi yönetenlerin gözü kör değil, görüyorlar elbet. Ama nasıl oluyorsa çözemiyorlar...

Herşeye rağmen, bu topraklarda ne yaşıyorsak, hiçbirini yaşayamıyor olabilirdik. Ata'mıza şükürler olsun ve Zafer Bayramımız kutlu olsun.

Tatil yapanlara huzur dolu bir tatil olsun.

Evinde kalanlara da, büyüklerin ellerinin öpüldüğü, şekerlerin, çikolataların, baklavaların, zeytinyağlı dolmaların sağlığı bozmayacak bir ayarda yendiği, mutlu bir bayram olsun.

Hepimize İyi Bayramlar...

Ramazan'ın Sonu

Her yıl Ramazan ayı başladığında, koskoca bir ay nasıl geçecek diye düşünürüm bir an. Ama her seferinde de aynı şey olur, bir bakmışım ki bir ay gelmiş geçmiş, bayram kapıya dayanmış. Yine aynısı oldu ve Ramazan'ın son günü geldi.

Oldum olası Ramazan'ları severim. Oruç tutup, bedeni esir alan arzulardan arınıp, ruhun derinliğine inmek, ruhla bedeni tam anlamıyla buluşturmak...

Sadece İslam'da değil bütün dinlerde bulunan ama farklı şekillerde uygulanan orucun temel amacı bu aslında. Bedenin arzularını bedene unutturmak, aslında bedenin bir hiç olduğunu hatırlamak ve bu hiçliği daima akılda tutmak. Zira Mevlana'nın da dediği gibi "Varlık hiçlikle başlar"...

Dilerim ki, bir ruhumuz olduğuna inananlar bunu sadece oruç dönemlerinde değil, her daim hatırlayıp bedenlerine ruhlarının ışığı altında tertemiz, güzel hayatlar yaşatsınlar.

Bu temiz, güzel ayda ettiğimiz tüm iyi niyetli duaların kabul olması dileğiyle, nice Ramazanlara...

28 Ağustos 2011 Pazar

Aşk

Aşk acayip bişey.

Bence sadece hissedilebilir. Anlatılması imkansız ve anlatmaya çabalamak gereksiz. Sessizliğin içinde iki kişinin gözlerine baktığında, nefeslerini duyduğunda, ufacık bir dokunuşta hissettikleri şiddetli duygu. Gözlerinin içinde kaybolup gitmek, herşeyi bulmak, bütün hayatın anlamını bulmak, eksiklikten kurtulup, bütün olduğunu hissetmek...

Neil Sadaka yıllar önce söylediği bu şarkıda, o kadar basit ve o kadar saf bir şekilde dile getirmiş ki bunu, aşık olmayan bir insan bile bu melodiyle, bu sözlerle, bir de Neil Sadaka'nın tatlı sesiyle birlikte o duyguları yaşıyor. Hatta kimi zaman kalkıp dans etmek bile istiyor.

Tüm aşıklara, ya da aşık olmayan ama yürekleri hep aşk için çarpanlara, aşkı arayanlara gelsin bu şarkı.




Değişim

"İnsan 7'sinde ne ise, 70'inde de o'dur."

Ne kadar güzel ve doğru bir atasözüdür bu. Ama bu atasözündeki kasıt, insanın karakteristik özellikleridir. Şöyle bir kendimize, çevremize bakıp ele aldığımızda hemen onaylarız zaten bu atasözünü.

-İnatçı
-Huysuz
-Yumuşak huylı
-Obur
-İştahsız
-Dik kafalı
-Tutumlu
-Savurgan
-Bencil
-Sencil
...

İnsan 7'sinde bu özelliklerden hangisine sahipse, 70'ine kadar bu özelliklerin sınırlarında yaşayıp gidiyor hayatını.

İyi güzel anladık, karakter hep aynı, hep bizimle. Ama bu insan denen şey, her saniye herbişeyin değişip yerinden oynadığı bu dünyada nasıl ayakta kalıyor?

Ayakta kalıyor...Çünkü değişiyor...

Çünkü öğreniyor...her gün yeni bir şey öğreniyor...değişiyor.
Deneyimliyor...her gün yeni bir şey deneyimliyor...tekrar öğreniyor.
Ve her deneyimden sonra başka bir insan oluyor. Bazı deneyimler olgunlaştırıyor, bazı deneyimler çocuklaştırıyor mesela. Her istediğinin yapıldığı, el bebek gül bebek misali şımartılan bir ilişkiyi deneyimleyen kadın veya erkek her kimse, biraz da şımartılmanın etkisiyle çocuklaşıyor. Bir çocuk ne kadar bilinçsizse, o kadar bilincini kaybedebiliyor. Veya tamtersi, bir ilişkide sürekli verici rolünü oynayan bir kadın veya erkek, gün geçtikçe daha da kaybediyor çocukluğunu, olgun, ağır bir insan oluyor. Hatta bazen arkadaşlara karşı da aynı roller benimseniyor. Kimisi şımarık bir rol benimsiyor, hep kendi beklentilerinin olmasını isteyen; kimisi verici rolü benimsiyor, hep vermesi gereken, koşması gereken. Bunlara bağlı olarak insan yine değiişiyor. Zaman içerisinde, insanlara nasıl davranması gerektiğini öğreniyor, ya da öğrenmeye çalışıyor en azından. Öğrendikçe değişiyor.

Ya da bir gün bir bakıyor,  saçmasapan bir hastalık musallat oluyor. O güne kadar yorulmak nedir bilmeyen bir insan belki. Ama artık yoruluyor. Hem de çok yoruluyor. Eskiden sürekli koşuşturan biriyken, artık bol bol dinlenmesi gerekiyor. Dinlendiği süreçte düşünüyor, okuyor, izliyor, öğreniyor. Çevresine bakıyor, kim var kim yok. Kim yanında, kim değil. Yanında olanlara da olmayanlara da tutumu değişiyor. En önemlisi hayata karşı tutumu değişiyor. Kendine karşı tutumu değişiyor. Adeta yönü değişiyor. Eskiden olduğu gibi yine inatçı belki, yine obur, yine tezcanlı belki. Ama bu karakter özelliklerinin hepsini, artık başka bir yöne taşıdığı hayatında yaşıyor. Belki de bambaşka yerlerde, bambaşka insanlarla. Sınırı yok değişimin.

Bir anlık kararla insanlar okullarını, mesleklerini bırakıp bambaşka yönlerde yürümeye başlıyor. Bazen içlerinden gelen çok büyük bir istek bunu yaptırıyor, bazen de yaptıkları şeye duydukları nefret, yaşadıkları sıkıntılar canlarına tak etme noktasına getirip bunu yaptırıyor. Sonuçta bambaşka bir hayat başlıyor.

Dünya dönüyor, dünya değişiyor, renkler değişiyor, çevre değişiyor, koşullar değişiyor, zevkler değişiyor, alışkanlıklar değişiyor, tutumlar değişiyor, beklentiler değişiyor, arzular değişiyor, hayaller değişiyor...herşey değişiyor. Dilerim ki güzel bir dünya yaşansın ve güzel değişimler yaşansın...