1 Nisan 2014 Salı

İÇİMDE KALANLAR

Çok uzun bir yazı yine. Malum bir başladım mı tutamıyorum kendimi, ama elimde değil yazıcam. Yoksa içimde kalanlar beni yiyecek. Seçim sonrası malum, birçok vatandaş gibi ben de 2 gündür ful dikkatle seçim sonuçlarını takip ediyorum. Öncelikle çıkan sonuçların ülkemizin her yerinde hayırlı uğurlu olmasını, göreve başlayanların hak hukuk insanlık tanıyarak görevlerini yapmalarını diliyorum. Benim siyasi hiçbir partiye karşı bir fanatikliğim, bir bağımlılığım yok. Bir haksızlık hukuksuzluk yapıldığını gördüğüm an babamı bile tanımam, o kadar net.  Diğer yandansa oy kullanmaya başladığımdan beri aynı insanların yüzünü görmek hiç de hoşuma gitmiyor doğrusu. Kafamı karıştıran, birey olarak beni rahatsız eden yüzlerce şey var. Kendimi boşlukta gibi hissediyorum, sahipsiz gibi. En önemlisi ise çalışıp kazanarak emek harcayarak ter dökerek elde ettiklerimin boşa gittiğini ve haketmeyen insanlar tarafından kullanıldığını düşünmek beni deli ediyor. 

Büyüklerin biz küçükken, gençken bize sarfettiği klişe deyip geçtiğimiz çok popüler bazı laflar vardır ya hani, "anne olunca anlarsın", "baba olunca anlarsın" "para kazanınca anlarsın"...bu laflar geliyor arasıra aklıma. hele şu sıralar epey bir geliyor. Anne olamadım henüz o yüzden annemi yeterince anlamam hala mümkün değil ama para kazanmaya başladığım günden beri canla başla çalıştığım her saatin karşılığında kazanılan her kuruşun ne kadar kıymetli olduğunu çok iyi anladım.

Neden bahsediyorum bu para mevzusundan, çünkü ne zamanki para kazanmaya başladım, o zaman siyaseti, bizi yönetenleri takip etmeye, sorgulamaya başladım ben. Öncesinde siyasetle siyasilerle uzaktan yakından hiçbir alakam yoktu. Zaten malum mühendislik eğitimi süresince insan şöyle bi mallaşıyor, mezun olduktan sonra anca yavaş yavaş kendine gelmeye dünyaya dönmeye başlıyor. Bende de öyle oldu işte. 

Tesadüftür ki genellikle brüt maaş üzerinden çalışan bir insan oldum. Halbuki Türkiye'de çoğu firmanın daha az sigorta primi ve vergi ödemek için hiç tercih etmediği bir yöntemdir bu. Avrupa'da ise net maaş diye birşey yoktur zaten, konuşulan herşey brüttür. Her neyse, bilenler bilir, atıyorum 1.500 TL brüt maaş için el sıkıştıysan bir patronla, hesabına yatan para her ay aynı değildir. Ama ortalamaya vurursan 1.000 lira gibi bir kazanç elde edersin. Yani her ay 500 tl yi vergi+ssk primi olarak devlete ödersin. Yılda eder 6.000 lira. 

Matematik dersi verme gibi bir niyetim yok tabiki, ama şunu söylemek istiyorum özetle; brüt maaş üzerinden çalışıp (ki çok düşük bir kesim böyle) üstüne bir de her ay bordrona şöyle bir bakıyorsan o zaman gerçeklerle dannnn diye yüzleşiyorsun. Diyorsun ki ulan amma çok para kesiyor bu devlet benden. Hele ki maaş seviyesi biraz daha yükselmeye başlayıp, vergi dilimleri de kol gibi yükselmeye başlayınca.. örneğin 2.000 TL net maaş kazanmak istiyorsan, brüt maaşının 3.000 TL civarında bir şey olması gerekiyor. Yani ayda 1.000 TL ödemeye başlıyorsun bu sefer. Yılda eder 12.000 TL. Sonra düşünmeye başlıyorsun, ulan kassam bu parayla araba bile alabilirim. Dolayısıyla her yıl bir araba parasını devlete vatandaşlık görevi olarak ödediğini düşünüp bir yandan da buna içerlemeye başlıyorsun. Maaşın azck daha yükseldiğindeyse oh la la, nerdeyse 3-4 senede bir daire parası devlete ödüyorsun. 

Tabi bunun karşılığında haklı olarak o paranın hesabını yapıyor insan. Ben mağazaya gidip en beğendğim kıyafet için bile aman indirim gelsin de 10 lira kar ederimin hesabını yaparken, haliyle devlete ödediğim her kuruş da gözüme daha çok görünmeye başlıyor bir zaman sonra. Geldiğimiz şu noktada ise, "hizmetin öncüsü" olarak popülerliğini kazanmış bir oluşumun kutular dolusu paralarla oynarken bana nasıl bir "hizmet" verdiğini derin derin sorguluyorum haliyle. 

Öncelikle şunu söyliyim duble yol benim için bir hizmet değil kesinlikle. Daha ilkokuldayken öğretttiler ki bize, ödediğiniz her KDV size yol, su elektrik, olarak geri dönecektir. Hatta yaşıtlarım bilirler, o dönemlerde çok meşhur bir reklam vardı "bir alışveriş bir fiş, önce alışveriş sonra fiş" zihnimize kazındı resmen. İyi de oldu kazındığı bu arada. İşte o reklamlarda da bize aynı şeyi öğrettiler aldığınız her fiş size yol su elektrik olacak geri dönecek. E bu durumda bahsi geçen yollar vs. devletin asli görevi oluyor. Yani hizmet değil aslında. 

Diyelim ki apartman yöneticisi binada 50 şer lira para topluyor her ay, binanın faturalarını ödüyor, binayı temizletiyor vs. yaptığı şeye hizmet diyor muyuz? samimi olalım çoğumuz demiyoruz. Yönetici seçildiyse, bunu organize etmek onun görevi diyoruz. Asansör bozulsa, "yönetici nerdeeee napıyo bu allahın cezası adam" diye bağırıyoruz hemen. Aidat haricinde ek para isterse, ya da üç beş kuruş ödenen aidatlardan açık verdiğini  farkedersek de adamın tepesine çullanıyoruz. 

Dolayısı ile, kendi cebine girebilecek paradan bizzat her yıl bir araba parasını devlete ödeyince soruyorsun ben ne hizmet alıyorum diye. 

Devlet hastanesine ayağımı basmıyorum, zira doktor kalmadı hastanelerde malum, gidiyorsun her yer asistan dolu. Bir dünya tahlil yaptırıyorsun sonucunda doktor zannettiğin asistanın önüne koyuyorsun. Yanlışlıkla kimya sınavıyla karşılaşmış sözel öğrencisinin sınav kağıdına baktığı gibi bakıyor test kağıdına. Kendimi emanet eder miyim? Ailemi emanet eder miyim ben o hastanelere? Mecbur napıyorum, özel sağlık sigortası. Devlet ödememe katkıda bulunuyor mu peki, hayır. 

Ödediğim paranın kullanılması gereken diğer kritik hizmetlerden biri ise eğitim. ben okudum büyüdüm bilinçlendim çok şükür, benden sonra gelenler de okusun, bilinçlensin en çok istediğim şey. Kendi çocuğum olmasına gerek yok, bu memleketin çocukları, gelecekte bu memleketi dünyaya temsil edecek insanlar. Hızla büyümüş ve ilerlemiş dünyayla yarışabilmemiz için kat etmemiz gereken binlerce kilometre var, gelişmemiz gereken çok şey var. Ve ne yazık ki hala gelişmemiş ama "gelişmekte olan ülkeler" grubunda bir ülke olarak eğitime dört elle sarılmamız gerekiyor. Bakıyorum bu konuda ne yapmış bizim apartman yöneticisi, dört bir yanı imam-hatip ismi verilen "din" eğitimi ağırlıklı okullarla boyamış. İşte bu noktada hoşgörüyü, anlayışı bırakmaya başlayıp biraz üzülüp sinirleniyor insan. Adı üstünde imam-hatip okulu. Yani mezun olunca "din" adamı olması gereken insanları yetiştiren okullar. Zaten oldukça dindar muhafazakar bir ülkeyiz, her caddede camilerimiz var Allah'a şükür, e din eğitimi de zaten camilerde veriliyor, çocuklar her yaz kuran kurslarına gidiyor. Neden "imam" yetiştiren okulların sayısının artmasına bu kadar ihtiyacımız var öyleyse? Bunda artniyet aramakta haksız mıyım? Okulların neredeyse %50 sinin imam-hatip okuluna dönüştürülmesinin sebebi ne? Dindar nesil yetiştirmek istiyorsan bile imam-hatip okuluna gerek yok. Camilerde ek kurslar aç çocuklar 
haftasonu ya da okul çıkışı gitsinler, bu kadar basit. Teknoloji çağında yaşıyoruz ve teknoloji demek sayısal ağırlıklı eğitim demek. Neden daha fazla "Fen" okulu açmıyoruz da "imam" okulu açıyoruz? Neden var olan okulları yenilemek yerine yıkıp yenilerini ya da ek binalarını yapıyoruz? Neden ben 10 liranın hesabını yaparken, kalkınmamıza, ilerlememize hiçbir katkısı olmayacak yatırımlar için har vurup harman savuruyoruz? 

Düşünüyorum başka ne hizmetler olabilir, şu ana kadar, sağlık en önemlisi dedik, ondan faydalanamıyorum. eğitim geleceğimize yatırım için en önemlisi dedik, e görünüyor ki din harici eğitim yok denecek kadar az. Ne olabilir başka? 

Sanat...bireysel olarak benim gözümü boyayabilecek yegane hizmet olurdu şöyle sanatsal alanda ek çalışmalar yatırımlar yapılsaydı. Din okulları yapılırken, müzik okulları, sinema okulları, tiyaro 
okulları da yapılsaydı art niyet aramazdım o zaman. Peki biz ne yaptık? Bırak yatırım yapmayı, devlet tiyatrolarının, operalarının kapatılması kararını aldık(!). 

Teknoloji...21. yy artık teknoloji çağı malum. Artık yeme içmeden tut savaşlara varana kadar her şeyin yapıtaşı teknoloji. Biz neredeyiz bu konuda? Sıfırın altında bir yerlerde heralde. Dünyanın en yavaş internetlerinden birini kullanıyoruz. Yetmezmiş gibi artık özgürce kullanamıyoruz da. O siteye girme yasak şunu açma yasak o yasak bu yasak. Elalem uzaya turistik gezi düzenliyor biz hala twitter açılsın mı açılmasın mıyı tartışma acizliğindeyiz. Medya'nın yayın özgürlüğünün kısıtlanmasından bahsetmiyorum bile. 

Velhasıl, ülkenin yapıtaşı olması gereken hiçbir alanda hizmet alamıyoruz aslında. Bilakis geri gidiyoruz. Bireysel olarak düşündüğümde ise, her yıl yeni bir araba alabileceğim parayı devletin eline teslim ediyorum ve karşılığında hiçbir hizmet almıyorum. Hizmet bir yana dursun, ilerlememiz gereken temel konularda geri gidişimizi gördükçe ödediğim her kuruş batıyor, ağrıma gidiyor. Hele kutu kutu evlerden çıkan paralar, mevzusu geçen milyonlarca dolarlık rüşvetler. Gece gündüz kan ter içinde çalışıp, dört bir tarafı tek başıma dolaşıp üç kuruş kazanmaya ve geleceğimi güvence altına almaya çalışırken ben, ömrüm boyunca çalışsam elde edemeyeceğim paraları tek seferde rüşvet olarak alan yöneticileri gördükçe ağlıyorum. evet evet yanlış duymadın, ağlıyorum. çünkü bu hazmedilebilecek bir şey değil. Çünkü biliyorum ki çalışmak hiç kolay bir şey değil. anam ağlıyor deyim yerindeyse. Para kazanmak hiç kolay değil. Hele o parayı kazanıp üç beş kuruş biriktirerek bir şey sahibi olmaksa hiiiiç kolay değil. Ben birey olarak kendime araba almayıp her yıl bir araba parası vergi öderken,  maaşlarını benim ödediğim vergilerle kazanan insanlar milyarların hesabını yapsın? Aynı zamanda benden daha fazla nasıl vergi alabilirimin hesaplarını yapsın, yurtdışına çıkmamı fırsat belleyip haraç keser gibi hiçbir gerekçesi olmayan bir yurtdışı çıkış vergisi alsın her seferinde, biraz keyif yapmamı fırsat kollayıp içtiğim iki kadeh biradan dünyanın en yüksek vergisini alsın, telefon, iletişim, benzin vs zaten her şeyden  dünyada görülebilecek en yükek vergileri alsın. Alacağına şahin vereceğine karga olsun ve ben de bunu hazmedeyim?

İşte bu pencereden bakınca insan seçim sonuçlarına, lanet okuyor, nasıl bunca şeye, hırsızlığa, yolsuzluğa sessiz kalırız diye. Şu memlekette çalışan herkes brüt maaşla çalışsa, vergisi şusu busu kanuna göre ödense, herkes her ay maaşından ne kadar kesildiğini şöyle bir görse canı acısa, o zaman çalınan 50 liranın bile hesabını sorar eminim. Ama gerçekler farklı tabiki. Hayatında vergi ödememiş veya ödemesi gereken vergiden mümkün mertebe çalmaya çalışan milyonlarca insan var nihayetinde. Tuzu kuru oluyor otomatikman. Onun için önemli olan tek şey karizması olan, dinin koruyuculuğunu garanti eden bir lider oluyor. Ben hırsızlık desem, yolsuzluk desem anlamıyor adamcağız haliyle. Nasıl anlasın ki? Adam senin benim gibi internet de kullanmıyor zaten, nerden görsün hırsızlık yolsuzluk haberlerini? görse de zaten kendi cebine dokunmadığı sürece niye ses etsin? Adam öyle görmüş, yönetici denen şey karizmatik bir adam olsun, ağzı laf yapsın, dini korusun yeter. Benim için misyonu her ay aidat toplayan apartman yöneticisinden çok da farklı olmayan, ismi bugün ahmet yarın mehmet olmasının hiçbir öneminin olmadığı bir insan, adam için karizmatik adeta tapılası bir lider. Onun beklentisini karşıladığı için de hizmette on numara bir lider. Beklentilerimiz farklı olduğu için birbirimize diyecek birşeyimiz yok aslında, ne o aptal ne de ben dinsizim. Sadece koşullarımız ve buna bağlı olarak beklentilerimiz farklı. 

Hiç bu kadar paradan bahsetmek istemezdim ama yapacak bir şey yok, çok ağrıma gidiyor. Kaldı ki şu devirde insanların da en hassas olduğu konu para. Bir yere yardım toplamak için birkaç kişiden para isteyin o zaman anlarsınız ne kadar kıymetli olduğunu herkesin parasının. Ben dünyalar kadar ödediğim vergiye karşılık hizmet alamazken, almakta olduğum hizmetler bir bir elimden alınırken, yasaklara hapsolurken, hayatında vergi ödememiş milyonlarca insanın "hizmet adamı" diye birinin peşinden gitmesini ve sonuçta o biri tarafından yönetilmek, aidatları her ay ona vermek zorunda olmak, o topladığı aidatları oraya buraya kafasına göre savuruşunu, kutular dolusu parayı nasıl istiflediklerini izlemek ve bunları kabul etmek hiç kolay değil. Çok zoruma gidiyor, çok. 

Şu çıkan sonuca göre ise herşeyi kabul etmek zorundayım. Ama helal ediyor muyum, kesinlikle hayır...